Bilinmesi Gerekenler
  BİLİM
 




Aurora (Kutup Işıkları) Nedir?
 



    





Aurora borealis (kuzey ışıkları) ve aurora australis (güney ışıkları) –güneşteki fırtınalar sonucu meydana gelip kutuplarda geceleri görülen renkli ve hareket eden ışıklar-, insanoğlunu her zaman büyülemiş, ve insanlar bu olağanüstü doğa olayını görmek için binlerce kilometre yol kat etmeyi göze almışlar. Kuzey manyetik kutbu çevreleyen aurora borealis ve güney manyetik kutbu çevreleyen aurora australis, solar rüzgarlarla gelen hayli yüksek oranlarda yüklü elektronların dünya atmosferindeki elementlerle etkileşime girmesiyle oluşur. Solar rüzgarlar, güneşten yaklaşık saatte 1 milyon mil hızla uzaklaşırlar. Ve güneşten ayrıldıktan şöyle böyle 40 saat sonra, yeryüzü çekirdeğinin ürettiği manyetik güç çizgilerini izleyerek manyetosfere girerler. Burası gözyaşı damlası (söbe) biçiminde ve oldukça yüksek oranlarda yüklü elektrik ve manyetik alanlar bölgesidir.











Elektronlar yeryüzünün en üst atmosferine girdiklerinde, yerkabuğu yüzeyinden 20 ila 200 mil yukarıdaki yüksekliklerde oksijen ve nitrojen atomlarıyla karşılaşırlar. Aurora’nın rengi, hangi atomla çarpıştığına ve karşı karşıya geldikleri yüksekliğe bağlıdır.

• Yeşil - oksijen, 150 mil yüksekliğe kadar
• Kırmızı – oksijen, 150 mil yüksekliğin üstü
• Mavi – nitrojen, 60 mil yüksekliğe kadar
• Mor/eflatun – nitrojen, 60 mil üstündeki yükseklikler 

Tüm manyetik ve elektriksel güçler, sürekli kayan kombinasyonlarda birbirleriyle etkileşirler. Bu kaymalar ve akışlar, 50,000 voltta 20,000,000 ampere kadar ulaşabilen atmosferik akımlar boyunca aurora’nın (ışığın) “dansı” şeklinde görülebilir. Bunun tersine evlerimizde, akımın akışı 120 voltta 15-30 amperi aştığında akım kesiciler tarafından kesilir.







Aurora’lar (renkli ışıklar) genellikle, coğrafi kutuplarda değil de manyetik kutuplarda merkezlenen ve kabaca kuzey kutup (arktik) dairesi ve güney kutup (antarktik) dairesine denk gelen yerlerde, “ışık söbeleri” boyunca meydana gelirler. Ancak, bolca güneş lekelerinin olduğu zamanlarda, bu ışıkların biraz daha güneye kaydıkları görülür. Güneş lekeleri olayı 11’er yıllık devrelerde meydana gelir. Şu sıralardaki etkinlik 2001 ve 2002 yıllarında gerçekleşmiştir, dolayısıyla bu dönemde ışıkları normal menzillerinin dışında da görebilme olasılığı bu dönemde iyi olmalıdır.

Bu ışıklarla ilintili olarak seslerin de oluştuğuna dair pek çok hikaye üretilmişse de, bu yönde kaydedilmiş bir veri yoktur. Bilim adamlarının, sesleri neyin yaratabileceği konusunda ortak bir görüşü bulunmuyor.
Sayfanın başına dön                                   Ana sayfaya dön
 



PLAZMA

                                                     Plazma Topu

Plazma dediğimiz olgu gaz halde bulunan elementlerin iyonlaşarak adeta bir çorba oluşturmasından ibarettir. Bilindiği gibi atomlar çekirdeğinde pozitif yüklü (+) protonlar ve protonları dengeye getiricinötronlar barındıran, dış yörüngelerinde ise negatif (-) yük barındıran elektronlardan oluşur. Eğer bir atomun çevresinde dolanan elektronların sayısı, çekirdekte bulunan proton sayısına eşit ise bu atoma yüksüz yani nötr atom denir. Protonlar, oluşturdukları çekim etkisi sayesinde, elektronları çevresinde tutabilmektedir.

           


güneş sistemi

Resimde görüldüğü gibi gezegenler yörüngelere yerleşmiş ve sıraya dizilmişler. yani arka arkaya gelmişler. Elektronlarda tıpkı bu gezegenler gibi yörüngelerde hareket halindedirler ve protonun çekim gücüne göre çekirdeğe en yakın elektronlar en güçlü bağlarla tutulmaktadır. Son yörüngede dolanmakta olan elektronlar ise en zayıf bağlarla çekirdeğe bağlıdır. Bu yüzden bir atomun son yörüngesindeki elektronlar, atomdan koparılması en kolay (görece az enerji ile kopartılabilir) elektronlardır.

         

 modern atom modeli

Atomlara uygun teknikler ile enerji verildiğinde ya da radyasyona maruz bırakıldıklarında (elektron pozitron veya foton bombardımanı) son yörüngelerindeki atomları serbest bırakırlar. Elektron kaybetmeye başlayan atom (en başta nötr bir atomumuz olduğundan bahsettiğimizi hatırlayınız) nötürlüğünü kaybederek pozitif yükü ağırlıkta olan bir atoma dönüşmeye başlar. Bu tür atomların birleşerek oluşturdukları gazlara iyonlaşmış gaz adı veriliyor. iyonize gazlar ve serbest dolaşan elektronlar bir arada bulunduklarında plazma dediğimiz olguyu meydana getiriyorlar.

           
 
          güneş

Günlük hayatımızda kullandığımız floresan lambaların ışıldamasını iyonize olmuş gazlar ve ortamdaki serbest gazlar sağlamaktadır. Gazı oluşturan elementin türünü değiştirdiğimizde elde edilecek ışığınrengi de değiştirmiş oluyoruz.
 
Plazmaları sıcaklık ve yoğunluk bakımından incelediğimizde yine çeşitli örnekler karşımıza çıkıyor. Örneğin güneşin korona adı verilen tabakasında yukarıda açıkladığımız plazmalar meydana gelmektedir. Güneşin çok güçlü çekim kuvvetine rağmen aşırı ısınmış bu plazma çekim etkisinden kurtulabiliyor ve uzaya doğru yol alabiliyor. Buna güneş rüzgarları adını veriyoruz ve bu, güneş sisteminin en uzak gezegenlerine yayılabilecek kadar güçlü bir plazma akışıdır.
Kutuplarda gördüğümüz ışımaları tetikleyen (Aurora) yine güneş rüzgarlarıdır. Büyük hızlarla yol alan güneş rüzgârları, dünyamızın magnetosfer ismini verdiğimiz katmanında bulunan plazmaya (elektronlara ve iyonlara) çarparak hızlanmalarını sağlar. Hızlanan parçacıklar dünya'nın atmosferine girdiklerinde ortamda bulunan diğer gazların atom ve molekülleriyle çarpışmaları sonucu tıpkı floresan lambalarda olduğu gibi çeşitli renklerde (görünür ışık frekanslarında) ışımaya neden olurlar. Güneş rüzgârının güçlü ve yoğun olduğu dönemler bulunmaktadır. Bu dönemlere girildiğinde kutup ışımaları ekvator bölgesine dek uzayabilmektedir.

         

          
Kutup Işıkları

Örnek listemize şimşek çakmaları, yıldızlar çevresinde görülen nebula bulutları ve dünyamızın iyonosfer tabakasını da eklemek mümkün.
         
          

                      
          yıldırım                                                 nebula    
El yapımı plazma lambalara gelecek olduğumuzda, bu icadın babası olarak Nicolas Tesla'yı gösterebiliriz. Alternatif (AC) akımın kaşifi olan bu bilim adamı uzaktan radyo kontrolünden, yüksek frekanslı gerilime radarlardan tribünlere kadar birçok keşif yapmıştır. Yüksek gerilim ile ilgili deneylerinde önlem amacıyla bir eli cebinde çalışan tesla, kendi tasarlamış olduğu bir yüksek frekans transformatörüyle koruma önlemi almaksızın çıplak elinde tuttuğu gazlı tüpün ışımasını sağlayacak şekilde vücudundan yüksek gerilimli elektrik akımı geçiriyordu.
 
Sayfanın başına dön                                   Ana sayfaya dön




HAARP KIYAMET TEKNOLOJiSi 
Deprem Makinesi Gerçek mi?




Edison u hepimiz yüzyılın dahisi olarak biliriz ancak onun icadlarının asıl esin kaynağı TESLA dır.Elektrik akımını kablosuz olarak iletmeyi başarmış,dinamoyu geliştirmiş,phıladelphıa denei(meşhur savaş gemisinin gözden kaybolup gelmesi),yapan odur.

Ayrıca tesla müthiş bir bilim adamı olmasının yanında çoğunuzun duyduğu iddaalarında gerçek kaynağıdır.Frekansların kullanılarak belli bir bölgede deprem yapılması,bobin silahı (elektrik akımı verilerek bir bölgenin yıkılması yada elektrik hattının yada bilgisayarlarının işe yaramaz hale getirilmesini sağlar ve amerika savunma bakanlığı tarafından gizlenen KARA HARP projesi. Bu projede amerika da bir araziye 1000 adet devasa antenler yerleştirildi ve tek bir alana uydu tarafından yönlendirilen frekanslar ki devasa güçte atom bombasından bile daha güçlü o bölgeyi komple yıktı. 1930'lu yıllarda Amerikan hükümeti bilim adamlarından gemilerin radarlarda görünmemesini sağlayacak bir yöntem geliştirmelerini ister. Başkanlığını Nikola Tesla'nın yaptığı bir grup bilim adamı bu isteği gerçekleştirmek üzere işe koyulurlar… 

Yaklaşık 10 yıllık bir çalışmanın sonunda proje deneme aşamasına gelir. Deneyde Amerikan donanmasında görevli küçük bir destroyer olan Eldridge adlı gemi kullanılacaktır… 

Gemi, jeneratörler, vericiler, güç yükselticiler, modülasyon devreleri ve elektromanyetik alan oluşturmaya yarayacak araç gereci içeren tonlarca ekipmanla donanır… 

22 Temmuz 1943'te saatler 09:00'ı gösterirken elektromanyetik alan jeneratörleri çalıştırılır. Eldridge'in etrafını önce yeşil bir duman kaplar. Gemiyi bu dumanın ardında görmek imkânsızlaşır. Alıcılar geminin kuvvetli bir elektormanyetik alanla çevrelendiğini göstermektedir. Duman çekildiğinde ise deneyin istenenden daha başarılı olduğu anlaşılır. Çünkü Eldridge sadece radarlardan değil, mürettebatıyla beraber "gözden de" kaybolmuştur! 

Amerikan hükümeti ve deniz kuvvetleri elbette ki böyle bir deneyin ya da projenin varlığını asla kabul etmiyor. Tüm bunların asılsız, hayal ürünü iddialar olduğunu savunuyor. Ancak diğer taraftan da görgü tanıklarının ifadeleri var. Zaten deney hakkında bilinenlerin çoğu da bu tanıkların ifadelerinden sağlanmış. 

Şimdi başa dönelim ve hikayemizin ayrıntılarına bakalım. 1933 yılında Roosevelt ABD'nin başkanı oldu ve hemen ardından eski dostu ve dünyanın sayılı bilim adamlarından Nikola Tesla'yı Washington'a davet ederek ondan devlet adına bazı projeleri yürütüp yürütemeyeceğini sordu. 

Yanıt olumluydu. Başkan ona Gökkuşağı Projesi şeklinde bilinen projeden söz etti. Tesla bu proje üzerinde çalışmaya başladı. 1936'ya gelindiğinde Tesla önemli gelişmeler kaydetmiş hatta insansız bir gemiyi gözden kaybedip sonra da geri getirmeyi başarmıştı. 

Ancak yetkililerin deneyin insanlı olarak yapılmasında ısrar etmeleri ve Tesla'nın da insanlara zarar gelmeden bu deneyin yapılmasının olanaksız olduğu noktasında başlayan görüş ayrılıkları sonunda Tesla'nın son aşamada projeden ayrılmasıyla sonuçlandı. Bundan sonra projenin idaresini Dr. John von Neumann devraldı. 

Donanma, özellikle Almanlara karşı bir an önce ezici üstünlük sağlamak kaygısını taşıyordu. Bu üstünlüğü sağlamanın ise görünmezlikten geçtiği düşünülüyordu. Arzu edilen gemilerin "radarlara" görünmemesini sağlamaktı. Fakat sonuç beklenenden çok farklı oldu. 

Amerikan hükumeti için çalışan bilim adamları arasında dünyanın en büyük dahilerinden biri olarak gösterilen ve Nazi Almanyasından kaçıp ABD'ye sığınan Albert Einstein da vardı. 

Philadelphia Deneyi'nde en büyük katkılardan birinin Einstein tarafından sağlandığı düşünülmekte. Özellik Einstein'ın "Birleşik Alan Teorisi"nin deneyi başarıya ulaştıran faktör olduğu sanılıyor. 

Einstein bu teorisini 1925-27 tarihleri arasında Prusya'da yayımlanan bir bilim dergisine göndermiş ancak tamamlayamadığını düşünerek geri çekmiş. Einstein'ın ileriki yıllarda teorisini tamamladığı, ancak bunun savaş sırası ve sonrası hükümetlerce gizlenmiş olabileceği tahmin ediliyor. Biz şimdi gelelim ilk deneyin ayrıntılarına. 

Haziran 1943'te deney için seçilen USS Eldridge'e elektormanyetik alan oluşturucu donanım yüklendi ve gemi Philadelphia Deniz Üssü açıklarında deneye tabi tutuldu. Deney sırasında yeni mürettebat da gemide bulunuyordu. 

Deneye ticari bir gemi olan Andrew Furuseth'in mürettebatı da tanıklık etti. Andrew Furuseth'in özel bir yeri var, çünkü deney hakkında bugün bilinenlerin çoğunu bu gemide görev yapmış olan Carlos Allende'nin anlattıklarından biliyoruz. 

(Allende, 50'li yıllarda UFO araştırmacısı Morris Jessup'a yazdığı mektuplarda yaşadıklarını anlatmasaydı belki de bu olaydan hiç haberimiz olmayacaktı. Ve küçük bir not daha: Jessup 1959'da intihar etti. Ne ilginç değil mi?) 

22 Temmuz 1943'te şalterler kaldırıldı. Geminin gözden kayboluşuna kadar olanları biliyorsunuz. Ondan sonra olanlar da oldukça ilginç. 

15 dakika sonra şalterlerin indirilmesi emredildi. Yeşil duman yeniden belirdi ve duman çekilirken Eldridge yavaş yavaş yeniden materyalize oldu. Ancak bir şeylerin ters gittiği hemen anlaşılmıştı. Gemiye iletilen telsiz mesajlarına yanıt gelmiyordu. 

Gemiye çıkıldığında mürettebatın hiç de iyi durumda olmadığı görüldü. Bir bölüm mürettebat yaşadıkları korku dolu dakikalarda gemiden aşağı atladı (Gemiden o anda atlayanların hiç birinin cesedi bulunamadı). Sağ kalanların çoğu akıllarını kaçırmıştı. 

5 asker geminin metal gövdesi ile kaynaşmıştı! İkisinin elleri çelik gövdenin içine geçmişti. Ellerini keserek adamları kurtardılar ve yerine protez eller taktılar. Normal durumda olan mürettebatın ileriki zamanda olağan üstü şeylerle karşılaştıkları rapor edilmiştir. 

Bulundukları yerde birden yokolup başka bir yerde görünebiliyorlardı. Duvarların içinden geçebiliyorlardı. Bir çoğu bu duvarların arasına sıkışarak can verdi. Birden bire taş kesilip bir başkası onlara dokunana kadar öyle kalanlar vardı (Boyutlar arasında sıkışıyorlardı). Bunun yanında doğa üstü güçlere sahip olanlarda vardı. Sağ kalan adamlar asla tam anlamıyla düzelemediler. Akıl sağlıklarını kaybettikleri gerekçesiyle de ordudan uzaklaştırıldılar. 

Donanma bu personeli topyekun emekliye sevk ederek gemiye yeni personel atadı. Bilim adamlarına da sadece radar görünmezliği istediklerini, optik görünmezliğe gerek olmadığını bildirdi. 

28 Ekim 1943'te ise Eldridge üzerinde ikinci deney gerçekleştirildi. Saatler 17:15'i gösterirken elektromanyetik jeneratörler yeniden çalıştırıldı. Gemi bir kez daha hemen hemen tamamen görünmez oldu. Sadece gövdesinin ana hatları seçilebiliyordu. 

Bir kaç saniye süresince işler yolunda gider gibiydi ki ansızın gözleri kör edebilecek kadar güçlü mavi bir ışık patlaması meydana geldi ve gemi gözlerden tümüyle kayboldu. 

Şimdi duyduklarınıza inanmayacaksınız belki ama Eldridge, bir kaç saniye sonra, 600 kilometre ötede, Norfolk açıklarında yeniden maddeleşti. 

Norfolk'ta bir kaç dakika boyunca görülür durumda kaldıktan sonra tekrar görünmez oldu ve saniyeler içinde Philadelphia Deniz Üssü açıklarında yeniden belirdi. 

Elektronik kamuflajı gerçekleştirmeye çalışan bilim adamları koca bir gemiyi, mürettebatı ile birlikte ışınlamış ve sonra da geri getirmişlerdi. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi ABD hükümeti asla böyle bir deneyin yapıldığını ya da projenin yürütüldüğünü kabul etmedi. 

Donanmaya göre Eldridge, sözü edilen tarihlerde Philadelphia'da bile değildi. Deneyin yapıldığı günlere yakın bir tarihte, yine enteresan bir yerde, Bermuda Şeytan Üçgeni'nde eğitim amaçlı olarak bulunduğu açıklandı. Eldridge daha sonra Yunanistan'a satıldı ve 90'lı yıllara kadar da 'Leon' adıyla hizmette kaldı. 

Kaynak: İnternet Dökümanı   28 Mart 2003



Tungaska da , 30 Haziran 1908 yılında ilginç bir gök olayı yaşandı. Sabah saat 7.31 de büyük bir patlama meydana geldi. Patlamanın ardından, yaklaşık 1000 kilometrekarelik bir alanda büyük hasar meydana geldi. Binlerce göcebe ve yüzbinlerce Ren geyiği oldü. Olay 1000 kilometre uzaklıktaki bölgelerden bile hissedildi. Ağaçlar yere kadar eğildiler, ve yandılar. Yalnız bu yanma da ilginçdi, zira ağaçları yakacak bir ateş yoktu. Sadece bir anlık bir yoğunlukla gelen muthiş ısıdan meydana gelmişti.
Olay ilk bakışta bir meteor çarpması gibi görülüyordu. Ama ortada krater yoktu. Krater olmadığı gibi,göktaşı parçaları da yoktu. İlk ekip, 1927 yılında bölgeye ulaştığında, hiç bir ipucu yoktu. Bu konuda o kadar hikaye yazıldı ki, kimse gerçekte ne olduğunu bilmiyor. Peki Tungaska da ne olmuştu? Bu konudaki ilk ciddi varsayımı ortaya atan Eric Von Danieken oldu. Daineken, efsanevi “Tanrıların arabaları” adlı eserinde, bunun uzaylı işi olduğu savını ortaya attı. Ona göre, Dünyamız ezelden beri uzaylılar tarafından ziyaret ediliyordu.
 Uygarlığımız da onların eseriydi. Danieken kitapda, “ordan geçmekte olan devasa bir uzay gemsinin bilerek veya kazara atom pilinin boşalması sonucu” diyerek anlatır olayı. Gerçekten de ortada genel kanı olan meteor için hiç bir ipucu yoktur. Dünyadaki yaşamı sonlandıracak kadar büyüklükte olduğu konsunda bilimadamları hemfikirdir. Ama ortda ne krater ne de bir taş parçası vardır. Kuşkusuz Danieken ortaya sürdüğü savını dayandırdığı çok şey yoktur.
Ama ağacların tepelerinin o şekilde yanması için gereken ısı, bir milyon orman yangınından ortaya cıkan ısıdan daha fazla olması gerekmektedir. Elbette bir orman yangını bir ormanı halledecek güce sahiptir. Peki ne olmuştur Tungaska da? Geçenlerde Danieken’in teorisine, hiç de umulmayacak yerlerden destek getirecek açıklamalar geldi. Amerikanın ve İngilterenin saygın universitelerinden oluşmuş bir heyet, Tungaska olayını bakın nasıl açıklamışlar: “..uzaylılar, dünyanın sonunun gelmesini son anda engellemişlerdir. Söz konusu meteoru tam atmosfere girmek üzereyken patlatmışlar, ve dünyayı felaketten kurtarmışlardır..” Danieken söz konusu kitabı yazdığı zaman, bilim dünyası onu “şarlatan” olarak nitelemişti.
Şimdi, ayni çevreler onun teorisine arka çıkıyor. Yani uzaylıların varlığına inanmaya. Bu satırların yazarını, Dünyanın uzaylılar tarafından ziyaret edildiğini, edilmekte olduğunu ve edileceğini gerçeğine inanan birisi olarak algılayın. Ama bu inanç, tungaska da ne olduğuna dair bulutların dağılmasına olanak tanımıyor. Kuşkusuz ki, tungaska olayı hakkındaki en ilginç sav, Nikola Tesla ile ilgili olanıdır.
Nikola Tesla kimdir?
Nikola Tesla, çokları tartafından “Eloktroallah” olarak anılırdı. Tesla'nın hayatı boyunca yapmak istediği şey, elektrik dalgalarını, aynı hertz dalgalarında (bildiğimiz radyo dalgaları) olduğu gibi atmosferde iletebilmekti. Böylelikle tüm insanlık için bir merkezden üretilen, bedava elektrik sağlanmış olacaktı. Sürekli bu hedef üzerine çalıştı durdu, ancak Amerikan elektrik dağıtım şebekesinin patronları bu fikri pek beğenmediler (önce edison'un şirketi, sonra westinghouse).
Kapitalistler herzaman kapitalistdirler sonuçta! Ona verdikleri destekleri bir bir çektiler, oysa Tesla ta o zamanlar kısıtlı imkanlarıyla şimşekten dahi güçlü arklar yaratmayı başarmıştı. Bunu Tesla bobin adını verdiği aletle yapmayı başarmıştı. Zeki bir mucit ve Edison'un çağdaşı olan Tesla, hayatı boyunca yüzlerce patent geliştirmişti. Elbette temel bilim hiçbir zaman Tesla'nın makalelerini kabul etmedi ve onun daha sonraki bildirileri (dünyayı iki ayrı parçaya ayıracak bir teknoloji geliştireceğine yemin etti) onu tarihi bir noktada yer almaya itti.
Radyo programlarında veya internet tartışmalarında, hükümetin depremlere neden olmak veya hava şartlarını değiştirmek gibi sözde deneyler yaptığı ve bunları yaparken de, gizli tutulan "Tesla Teknolojisini" referans alıp, uygulamış olma ihtimali tartışılıyordu. Tungaska olayını da böylece Tesla’nın üzerine attılar. Daha doğrusu onun, dediklerini ispat etmek için yaptığı deneye. Yani, Tungaskaya aktarılan elektrik şoku! Yani Tesla, bobinini kullanarak, dünyanın her hangi bir yerine enerji boşaltımı yapabilirdi. Ama, bütün bunlar, yine de Tungaska da neler olduğuna dair kesin bilgiler vermez. Ama hazır Tesla dan bahsetmişken, onun icat ettiği AC akımından yola çıkarak, yaratılan ölümcül doğa olayları hakkından da biraz bahsedelim. Kara bilim denilen bir teorem vardır.
Amaç, Atmosferi manipüle etmek ve modifikasyon saglamak, genis kitlelerin düsüncelerini ve ruhsal durumlarini kontrol edebilmek, istenilen ülkelerin iletisim sistemlerini çökertmek. Temel prensipleri, Tesla'nin 100 yil önce gelistirdigi fikirlere dayaniyor. Science magazin dergisinden alıntıyla: “Yıllarca önce Sırp asıllı Amerikalı bilim adamı mucit Nikola Tesla tarafından geliştirilen bu "düşük frekanslı elektromagnetik ışınımla "yüksek enerji nakli" tekniğini hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı.
Senator Claiborne Pell şöyle söylüyordu: "Şu anda bir anlaşmaya ihtiyacımız var... Dünyanın askeri liderleri fırtınaları yönetip, iklimleri değiştirmeden ve düşmanlarına karşı depremler oluşturmadan önce..." Senaryoya göre, San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüştürmenin yolunu bulmuştu.” (http://www.geocities.com/sedatcelebi/haarp_kiyamet_teknolojisi.htm)
* Nikola Tesla hayatta olsaydı, aynen Einstein gibi, içatlarının neye yol açtığını görüp üzülecekti kuşkusuz. Yapay deprem, firtina, iklim değişlikliği.. Yeni silahlar bunlar. Hem az tepki çeken, hem de doğanın üsütne atılacak suçlamalar nedeniyle oldukça mantıklı. Devam edelim..
* “1981 yılında nükleer mühendis ve Amerika'daki önde gelen Tesla araştırmacısı Albay Thomas Bearden, Amerikan Psikotronik Derneği'nde bir konferans verdi. Konuşmasının bir bölümünde aynı zamanda 1978 Specula dergisinde de tartışılan Tesla vericileri tarafından üretilen kalıcı dalgalardan bahsetti. Albay Aslında HAARP'ın nasıl çalıştığını anlatıyordu: "Yaptığınız şey frekansı değiştirmektir. Eğer frekansı bir yönde değiştirirseniz, enerjiyi dünyanın diğer bölümünde hedeflediğiniz yerin ilerisindeki atmosfere boşaltırsınız.
Havayı iyonize etmeye başladıkça, hava akış seyirini, jet gidişlerini vb. şeyleri değiştirebilirsiniz. Bu mükemmel bir hava makinasıdır. Eğer ani bir şekilde boşaltırsanız, bunun gibi küçük iyonizasyon elde etmezsiniz. Bu kez kıvılcımlar ve ateş topları (plasma) dünyanın yüzeyine boşalacaktır. Bu aletle ileri geri oynayarak, dünya çapında dev hava değişikliklerine yolaçabilirsiniz." Mr. Bearden bunu neredeyse eğlenceli bir hava oyuncağı gibi tanıtıyordu. Fakat bu aynı zamanda 28 Temmuz 1976 Tangshan, Çin'i de hatırlatıyordu. Kuşkusuz 17 Ağustos Gölcük depremini de... İddialara göre; “Milyarlarca liralık havai fişeklerin aydınlattığı Gölcük semaları bir kaç saat sonra bilimadamlarının 'deprem ışıması' dedikleri ancak hala ne olduğu tam olarak anlaşılamayan bir 'şeyle' aydınlandı. Bir kaç saat sonra, o unutulmaz uğultunun ardından bütün Türkiye derin uykusundan uyandı.” (http://www.geocities.com/sedatcelebi/haarp_kiyamet_teknolojisi.htm)
Yine iddialara göre: “5 Haziran 1977 tarihli New York Times'da, 28 Temmuz 1976 yılında Çin, Tangshan'da yaşanan ve 650.000'in üzerinde kişinin ölümüyle sonuçlanan depremle ilgili bir yazı yeraldı. 3.42'deki ilk sarsıntıdan hemen önce, gökyüzü, gündüz gibi aydınlanmıştı. Tıpkı Gölcük'te olduğu gibi. Temelde beyaz ve kırmızı olan çok renkli ışıkları 200 mil uzaklıktan görmek mümkündü. Birçok ağacın yaprakları yandı ve gelişmekte olan sebzeler sanki bir ateş topu tarafından adeta kavrulmuştu.
Bazı araştırmacılar bu elektriksel etkilerin elektromanyetik plazma ve top şeklindeki aydınlatmayla bağlantılı olduğuna ve garip parıltıların da Tesla tipi teknoloji ve/veya HAARP benzeri vericilerden kaynaklandığına inanıyordu. Bu renkli ışığın parıltısı Tesla'nın 1935 yılında belirttiği "her çeşit emsalsiz etki"den biri miydi? Yoksa bu deprem, hiçbir şüphe duymayacak Çin halkı üzerinde uygulanan bir sistem testi miydi? Cevap kesinlikle doğal bir deprem gibi görünmediği şeklindeydi.” (http://www.geocities.com/sedatcelebi/haarp_kiyamet_teknolojisi.htm)
 * 1 Ekim 1998, Perşembe tarihli Hürriyet Gazetesi'nin 'Kıyamete Kadar Yetecek Enerji' başlıklı haberi konunun bir başka yönüne işaret ediyor olabilir miydi?: * "27 Ağustos gecesi dünya enerji bombardımanına uğradı. Eğer bu radyasyon depolanabilseydi, dünya kendisine milyarlarca yıl yetecek enerjiye sahip olacaktı. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi'nin düzenlediği basın toplantısında konuşan bilimadamlarına göre Büyük Okyanus'ta bulunan Havaii Adası'nın üzerindeki iyonosfer tabakası gamma ve X ışınlarının bombardımanı altında kaldı. 5 dakika süren kozmik yağmur sırasında dış atmosfer tabakasında gece kısa bir süre için gündüze dönüştü.
Dünyanın 60 ile 80 km üzerinde bulunan iyonosfer tabakası bu enerjiyi yuttuğu için bu kozmik bombardımanın dünyaya herhangi bir zararı dokunmadı. Sadece elektronik donanımlarının zarar görmemesi için uydulardan ikisini geçici olarak durdurmak gerekti. California Üniversitesi'nden Kevin Hurley, iyonosfere boşalan gücün gelecek 300 yıl içinde güneşin dünyaya sağlayacağı enerjiye eşdeğer olduğunu söyledi.
Hurley, 'Bu enerjiyi depolayabilseydik, kainatın sonuna ve daha sonrasına kadar her kenti, her köyü, her ampulü aydınlatacak enerjiye kavuşurduk' dedi." Soru şu: Acaba depremlerle birlikte açığa çıkan ve ateş topu olarak ifade edilen dev enerji yoğunluğu da HAARP tarafından depolanıyor olabilir mi? Acaba kimler için? Bu arada Rus bilimadamları ABD'yi yaptığı araştırmalar konusunda uyarmayı da ihmal etmiyordu.
* 28 Ocak 2000 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde Nerdun Hacıoğlu imzasıyla yeralan haberde şöyle deniyordu: "Amerikan fizik laboratuarlarında deney aşamasına gelen 'evrenin yaratılış modeli' deneyi Rus bilim adamlarını 'kıyameti kopartacaklar' endişesine sevk etti. Rus bilim adamları, deneylerin bir 'karadelik' oluşturabileceğini belirterek, 'Evrenin yaratılışını laboratuarda görelim derken, dünyayı yok etmeye kadar giden zincirleme reaksiyon başlatılabilir' uyarısında bulundular.
Rus fizikçiler, 'Tarihte hep böyle olmadı mı? Atom bombası icadı da fizikçilerin masum bir fikrinden doğmadı mı?' diyerek bu fikrin sonuçlarının da masum olmayacağını vurguladılar. Rus fizikçiler, kıyamet teorilerini şöyle açıkladılar: "ABD laboratuarlarında, daha doğrusu yer altında bulunan 5 kilometrelik 'parçacık hızlandırıcısında' altın iyonlarından iki güçlü akım oluşturulmak isteniyor. Bu iyon akımları tıpkı bir rayda giden iki tren gibi yol ortasında çarpıştırılmak isteniyor.
Teoriye göre, çarpma noktasında 15 milyar yıl önce evrenin yaratıldığı andaki ortamı sağlamak ve evrenin 'büyük patlama' sonucu doğduğu kanıtlanmak isteniyor. "Ancak fizikten anlamayan biri bile tehlikenin farkına varabilir. Çarpışma noktasındaki ısı milyarlık derecelere vararak yalnız Güneş'te değil, hiçbir yıldızda bulunmayan bir ısı ortaya çıkaracak. Vakum ortamında çıkan ısı Güneş'ten 10 bin kat daha yüksek olacak. Bu da Brookhaven merkezli bir karadelik yaratabilir. Bir anda ne olduğunu anlamadan yok oluruz." (http://www.geocities.com/sedatcelebi/haarp_kiyamet_teknolojisi.htm)
Son olarak 21 Ağustos 2004 Milliyet gazetesinde çıkan haber: ABD, Almanya, Japonya, İngiltere ve Çin'in önde gelen fizikçileri, evrenin ve maddenin sırlarını tam anlamıyla çözmek ve bilinmeyen özelliklerini ortaya çıkarmak için, 21. yüzyılın en önemli projesini başlatma kararı aldı. Bilim adamları, mali boyutu 5 milyar doları (yaklaşık 7 katrilyon lira) aşan söz konusu projeyle, öncelikle evrenin her yerini kapladığı sanılan, ancak şimdiye kadar hiçbir deneyde görülemeyen 'kara madde'yi saptamayı planlıyor.
30 km'lik tünel "Tanrı'nın tozu" denilen, 'Higgs boson' zerreciği adlı bu partikül deneyle bulunursa, bilim belki de uygarlığın en önemli keşfini yapacak; evrenin ve maddenin temel yapı taşı saptanacak. Dünyanın önde gelen 12 fizikçisi, bu amaçla önceki gün Çin'in başkenti Pekin'de yaptıkları zirvede, 'International Linear Collider' (Uluslararası Lineer Hızlandırıcı) adlı projenin hayata geçerilmesine karar verdi. 2007'de tamamlanması planlanan proje kapsamında, sonradan belirlenecek bir ülkede, yeraltında 30 km uzunluğunda bir tünel inşa edilecek.
Mini 'Büyük Patlama' Son teknoloji ürünü süper iletkenlerin yerleştirileceği tünelde, eksi 271 dereceye kadar soğutulan niyobyum elementinin atom altı parçacıkları ışık hızına çıkarılarak, tünelin ortasında kafa kafaya çarpıştırılacak. 15 km uzunluğundaki borular içinden geçirilen hızlandırılmış elektron ve anti madde pozitron partiküllerinin çarpışması, tıpkı evrenin oluşmasına yol açan Big Bang (Büyük Patlama) gibi bir durum yaratacak. Çevreye ısı, ışık ve radyasyon yayılımı olacak.
Fakat en önemlisi (en azından bilim adamlarının beklentisi böyle), saniyenin milyarda biri mertebesindeki bir zaman dilimi içinde, 'Higgs boson' zerrecikleri yani "Tanrı'nın tozu" meydana çıkacak. ABD, Japonya ve Almanya, inşa edilecek tünele ev sahipliği yapabilecek en favori ülkeler arasında gösterildi." (Milliyet, 21 Ağustos 2004) 

İnsan oğlu, yaradılışına her zaman ilgi duymuş, bu yolda araştırmalar yapmıştır. Yaradılış yolunda yapılan her içat, insanlığa hizmet ettiği kadar, insanlığı yok etmeye de yönelebiliyor. 

Bunun örneğini daha önce de Atom bombasında yaşamıştık. 

Kuşkusuz Tesla’nın “insanlığa bedava elektrik” diye masum olduğu kadar insancıl bir teorisi de, kapitalistlerin elinde kusursuz bir “cehennem silahına” dönüşebiliyor. Bana, sanki de, sonumuz hayırlı değilmiş gibi geliyor.. 

bu konuyu araştırmak isteyenlere: 
http://www.antrak.org.tr/gazete/062004/yazi02.html

http://www.gencbilim.com/odev/gencbilim_bilim_000031.html Kaynaklar.

http://www.neuronet.pitt.edu/~bogdan/tesla/bio.htm
http://arsiv.hurriyetim.com.tr/agora/00/10/23/tarih_l_goktem.htm
http://www.westinghousenuclear.com/A1b.asp
http://www.leyada.jlm.k12.il/proj/edsntsla/hist5.htm
http://www.crimelibrary.com/notorious_murders/not_guilty/chair/4.html?sect=14
http://www.apc.net/bturner/coils.htm
http://home.earthlink.net/~electronxlc/
http://bhs.broo.k12.wv.us/homepage/staff/lmester/lmtc.htm
http://bhs.broo.k12.wv.us/homepage/staff/lmester/coildope.htm
http://www.frank.germano.com/lostinventions.htm
http://www.thelivingweb.net/tesla.html
http://home.earthlink.net/~drestinblack/invntion.htm
http://www.mutasyon.net/kultur/kultur/kitap/default3.asp
HAARP KIYAMET TEKNOLOJiSi* 

Yıllarca önce Sırp asıllı Amerikalı bilim adamı mucit Nikola Tesla tarafından geliştirilen bu "düşük frekanslı elektromagnetik ışınımla "yüksek enerji nakli" tekniğini hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı 

Senator Claiborne Pell şöyle söylüyordu: "Şu anda bir anlaşmaya ihtiyacımız var... Dünyanın askeri liderleri fırtınaları yönetip, iklimleri değiştirmeden ve düşmanlarına karşı depremler oluşturmadan önce..." 

Senaryoya göre, San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüştürmenin yolunu bulmuştu. Sıra projenin denenmesine gelmişti 

Gölcük 17 Ağustos 1999, saat 03:02 

Saat gecenin üçüydü ve insanlar can havliyle kendilerini evlerinden dışarı atmaya çalışırken sanki bir kıyameti yaşıyor gibiydiler. Ve sanki insanların çoğu belki de ölümün kendilerine ne kadar yakın olabileceğini ilk defa bu denli yakından gördüler. 

Donanma Komutanlığı'nın görkemli devir-teslim törenini müteakip deprem hiç beklenmedik bir zamanda, ansızın çıkagelmişti. İki fırkateynin gece boyunca aydınlattığı orduevi yerle bir oldu. Milyarlarca liralık havai fişeklerin aydınlattığı Gölcük semaları bir kaç saat sonra bilimadamlarının 'deprem ışıması' dedikleri ancak hala ne olduğu tam olarak anlaşılamayan bir 'şeyle' aydınlandı. Bir kaç saat sonra, o unutulmaz uğultunun ardından bütün Türkiye derin uykusundan uyandı.
Binalar birbiri ardına devrilirken ölüm binlerce insanı aynı anda yakalıyordu. Devlet hazırlıksız yakalanmıştı. Binlerce insan teknik yetersizliklerden ötürü enkazların altında günlerce bir kurtarıcı bekleyerek öldüler. Kısa süre sonra kamuoyu hummalı bir tartışmanın içinde buldu kendini. Binaların depreme dayanıklı yapılmayışı, fay hattının üzerine yerleşim alanlarının kurulması gibi argümanlar sıkça duyulan şeylerdi.
Televizyon kanalları tartışma programlarını depreme ayırıyorlardı. Bu sırada deprem anını yaşayan insanlar depremle ilgili ilginç şeyler söylemeye başlıyor, kamuoyu tam olarak anlam veremese de iddiaları can kulağıyla dinliyordu. Enkazdan kurtarılan bir bayan Ali Kırca'nın yönettiği Siyaset Meydanı'nda aynen şöyle söylüyordu: "O gece ne olduğunu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki bu depremden farklı bir şeydi." 

İddialara yenileri ekleniyordu. Depremden hemen önce Gölcük'ten Avcılar'a kadar geniş bir alanda görülen 'ateş topu' ile ilgili bilimsel bir açıklama yapılamıyordu. Bazı bilim adamları görülen ateş topunun 'deprem ışıması' olduğunu söyleseler de neden diğer depremlerde de bu kadar açık benzeri bir ışıma yaşanmadığı sorusunun cevabı net olarak verilemiyordu. Öyle olsa bile bu da sadece bir tezdi ve geçerliliği de en fazla diğer tezler kadardı. 

Kısa süre sonra fısıltılar dilden dile dolaşmaya başladı. Türk basınının saygın isimleri Gölcük depreminin 'suni' bir deprem olabileceğine ilişkin görüşleri aktarmaktan çekinmediler. Gölcük depremi suni bir deprem olabilir miydi? Bu konuda hemen deprem sonrasında birtakım teoriler ortaya atılmaya başlandı. Kimine göre Ruslar bomba patlatmıştı ve bu da depreme neden olmuştu.
Kimi Yugoslavya'ya atılan bombaların yer kabuğunun dengesini bozduğu için depremin olduğunu söylüyordu. Hatta bazılarına göre bu işi PKK bile yapmış olabilirdi. Nitekim CNN, Başbakan Bülent Ecevit ile yaptığı bir röportaj sırasında böyle bir soruyu sormakta her hangi bir beis görmedi. Kimi de bunun başka bir terörist örgütün işi olduğunu veya uzay araştırmalarının bir parçası olduğunu söylüyordu. Ancak bu teoriler arasında en akla yatkın olanı 'Future Times'da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikayeydi. Bu senaryoya göre, San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüştürmenin yolunu bulmuştu.
Yıllarca önce Sırp asıllı Amerikalı bilim adamı mucit Nikola Tesla tarafından geliştirilen bu "düşük frekanslı elektromagnetik ışınımla "yüksek enerji nakli" tekniğini hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. Bu yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi. 

Ancak Pentagon yıllardır çok güçlü bir silah geliştirmek amacıyla üzerinde çalıştığı bu projeyi, bir yandan da barışçı "deprem indirgeme" sistemine uygulamak suretiyle tepkileri azaltmayı ve fonlama devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu. Bu nedenle proje önce Avustralya'nın çıplak ve seyrek nüfuslu bölgelerinde denendi ve geliştirildi.
Daha sonra bunun deprem bölgelerinde denenmesine geldi sıra. Değişik zamanlarda Kafkaslar'da, Okyanus tabanında ve Güney Amerika'da Ant'larda tektonik uyarılar verilmek suretiyle endüktif deprem "yaratma" konusunda büyük adımlar atıldı. İşte bu araştırmalar da Amerika'da HAARP tarafından yürütülüyordu. İddialar bununla da kalmıyordu kuşkusuz. 

Biz de bu konunun ana kumanda merkezi HAARP ile ilgili kapsamlı bir araştırma yaptık. Ulaştığımız sonuçlar ise bir hayli ilginç. 


Fırınlanmış Alaska 

Pentagon, Alaska'da, Anchorage'in 200 mil doğusundaki Arktik kompleksinde, bir gigawatt'tan fazla enerjiyi atmosferin üst katmanlarına yaymak için dizayn edilmiş güçlü bir verici inşa etti. HAARP Projesi (Yüksek Frekanslı Aktif Auroral Araştırma Programı) olarak bilinen bu araştırma dünyanın en büyük "iyonosfer ısıtıcısını" içeriyordu. Bu prototip aygıt, dünyanın yüzlerce mil yukarısındaki gökyüzüne yüksek frekanslı radyo dalgaları göndermek için dizayn edilmişti. 

Peki ama neden iyonosferin elektrik yüklü partikülleri böyle bir ışınıma tabii tutuluyordu? Amerikan Donanması ve Hava Kuvvetlerine göre, bu projenin sponsorları "Alaska iyonosferinin kompleks doğa çeşitlenmesini incelemek için" bu çalışmaya katıldılar. Pentagon ayrıca bu teknolojiyle yeni haberleşme biçimleri geliştirme, orduya ait nükleer denizaltılara sinyal gönderme ve yerin derinliklerini araştırabilen teknolojileri gizlice inceleme imkanına sahip olacaktı. 

Bir yıldan uzun bir süre önce HAARP üzerine 60 büyük teori yayınlandı. O zamandan beri tahkikat yapanlar bu eşsiz projeyi UFO olaylarından Birleşik Amerika'daki dev güç merkezlerine ve en son olarak yakın zamandaki TWA 800 uçağının düşüşüne kadar herşeyle suçladılar.
(Pentagon, HAARP düzeninin geçen yılın sonlarından beri faaliyette olmadığını iddia etti). Bazıları bunu "Pentagon'un kıyamet günü ölüm ışını" olarak çevirdiler. Bu teorilerin birçoğu dikkat çekici ve mantıklıydı. Bu eleştirilerin arasında Star Wars füze savunma planlarından, hava şartları değiştirme komplolarına, sun'i deprem yaratma ve hatta belki de insan zihnini kontrol eden deneylere kadar birçok uygulama bulunuyordu. 

HAARP kompleksi 23 ar'lık arazi üzerine Gakona kasabası yakınlarında izole edilmiş bir bölge üzerine kurulmuştu. 1997 yılında projenin son safhası tamamlandığında, ordu, 3 gigawatt güçten fazla (3 milyar watt), 2,5-10 megahertz frekans aralığında ışınlama yapabilen "yüksek frekans bazlı bir radyo vericisi" kurmuş ve 72 fit yüksekliğinde 180 kule inşa etmişti. 

Donanma ve Hava Kuvvetlerine göre HAARP, birkaç mil çapındaki yerlere, 'az miktarda bilinen enerjiyi iyonosfer katmanının tespit edilen bir yerine göndermek için kullanacaktı'. Tahmin edildiği gibi, Donanma ve Hava Kuvvetleri'nin Halkla İlişkiler Departmanı (projenin oluşturduğu olumsuz haberleri ortadan kaldırmak için oluşturulan yeni güç) projenin hem çevresel etkilerini hem de bu teknolojinin kötü yönde kullanımıyla ilgili soru işaretlerini ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetleri yürütecekti. 

Bununla birlikte HAARP projesini yöneten savunma şirketleri tarafından aslında Pentagon'un daha güçlü dizaynlara sahip olması gerektiği öneriliyordu. Bu patentlerden biri 1980'lerde donanma tarafından birkaç yıl boyunca tasnif edilmişti.
HAARP muhalifleri tarafından "dumanlı ışın tabancası" olarak düşünülen ABD 4,686,605 no.lu patent dosyadaki anahtar bir belgeydi. ARCO Power Technologies Inc.'nin (APTI) sahip olduğu kardeş şirket ARCO, HAARP'ı inşa etmek için taşeron şirket görevini üstlendi. Bu patent, Teksas'lı fizikçi Prof. Bernard J. Eastlund tarafından icat edilen HAARP ısıtıcısına çok benzer bir iyonosferik ısıtıcıyı içeriyordu.
Sonradan HAARP muhalifleri tarafından internette yayınlanan patentte Eastlund, bunu hem saldırı hem de savunma için iyi bir silah olarak tanıtıyordu. Patente göre Eastlund'un bu icadı iyonosferdeki yüklü partikülleri ısıtarak, uyduların mikrodalga vericilerini bozacak ve "dünyanın büyük bir bölümünün üzerinde haberleşme iletişiminin bozulmasına neden olacaktı.
Ancak Eastlund'un dünyanın atmosferindeki bir bölgenin değişimini sağlayacak metod ve aygıtı aynı zamanda; en sofistike uçakların ve füzelerin sahip olduğu yön sistemlerinde karışıklığa sebep oluyor, sadece üçüncü parti haberleşme sistemlerini karıştırmakla kalmıyor bununla birlikte haberleşme ağını aynı zamanda taşıyacak bir veya daha fazla benzeri ışının avantajını sağlıyordu. Diğer anlamda, diğerlerinin haberleşme ağını sekteye uğratmak için kullanılan bu sistem aynı zamanda bu icadı bilen biri tarafından haberleşme ağı olarak da kullanılabilirdi." 

Örneğin: "akılcı amaçlar için diğerlerinin haberleşme sinyallerini yakalar", "atmosferin geniş bölgelerini beklenmedik yüksek irtifalara kaldırarak "füze veya uçakların yön sistemlerini sekteye uğratır" böylece beklenmedik veya planlanmayan düşman kuvvetlerine ait füzeler bu şekilde yok edilebilir veya yönleri değiştirilebilirdi. 

APTI/Eastland patenti, Reagan yönetiminin son günlerinde, yüksek teknolojiyle donatılmış füze savunma sistemlerinin planlarının hala yoğun bir şekilde tartışıldığı bir dönemde dosyalanmıştı. Fakat Eastlund'un mavi gökyüzü vizyonu klasik Star Wars reçetelerinden daha ileri giderek patentli iyonosferik ısıtıcı için daha alışılmadık kullanım yöntemleri önerdi. Patent "odaklama aygıtı olarak görev yapacak bir veya birden çok partikül öbeği oluşturup atmosferin üst tabakalarındaki rüzgar düzeniyle oynayarak hava değişikliği yapmanın mümkün olduğunu" belirtiyordu. 

Sonuç olarak, suni olarak ısıtılmış olan "geniş miktardaki güneş ışığını rahatlıkla dünyanın seçilmiş bölümlerine" odaklamak mümkün olabilecekti. 

Kuşkusuz HAARP yetkilileri Eastlund'un patentleri veya planlarıyla ilgili olan herhangi bir bağlantıyı yalanladılar. Fakat bazı anahtar detaylar bunun aksini gösteriyordu. Eastlund'un patentinin sahibi, APTI, HAARP projesini yönetmeye devam ediyordu. 1994 yazında, ARCO, APTI'yi savunma şirketi olarak bilinen E-Systems'e sattı. E-Systems'in sahibi şu anda, dünyanın en büyük savunma şirketlerinden ve SCUD-busting Patriot füzelerinin yapımcısı Raytheon'dır. İşte tüm bu gelişmeler HAARP tesislerinde basit bir atmosfer biliminden daha fazlasının olduğunu gösteriyordu. 

Bunların da ötesinde, APTI/Eastlund'un patenti Alaska'yı yüksek-frekanslı iyonosferik ısıtıcı için ideal bölge olarak gösteriyordu çünkü 'bu icat için istenilen yüksekliğe uzanan manyetik alan çizgileri dünyayı Alaska'da kesiyordu.' APTI ayrıca Alaska'yı projeyi güçlendirmek için bol bol yetecek kadar enerji kaynağına yakın olduğu için ideal bir yer olarak görüyordu. 

Kuzey Kutup Bölgesindeki doğalgaz rezervlerinin geniş bölümü ARCO tarafından satın alınmıştı. 

Eastlund ayrıca resmi ordu hattını da yalanlıyordu. Ulusal Halk Radyosuna gizli ordunun 1980'lerin sonunda ortaya atılan bu çalışmasını geliştirmeyi planladığını söyledi. Ve Microwave News'un Mayıs/Haziran 1994 sayısında Eastlund (kendi patentlerinin gerçekleşmesi için) "HAARP projesinin açıkça ilk adım olarak göründüğünü" söylüyordu. 

Eastlund'un patenti gerçekten de "örnek olarak gösterilen referanslar"da konu ile ilgili yapılan komploların tam ortasına düştü. Eastlund tarafından belgelenen iki kaynak, komplo tarihi günlüklerinin devi Nikola Tesla'nın kısa biyografisini anlatan, 1915 ve 1940 yıllarında New York Times'ta yayınlanan makalelerdi. Zeki bir mucit ve Edison'un çağdaşı olan Tesla, hayatı boyunca yüzlerce patent geliştirmişti. Elbette temel bilim hiçbir zaman Tesla'nın makalelerini kabul etmedi ve onun daha sonraki bildirileri (dünyayı iki ayrı parçaya ayıracak bir teknoloji geliştireceğine yemin etti) onu tarihi bir noktada yer almaya itti. Radyo programlarında veya internet tartışmalarında, hükümetin depremlere neden olmak veya hava şartlarını değiştirmek gibi sözde deneyler yaptığı ve bunları yaparken de, gizli tutulan "Tesla Teknolojisini" referans alıp, uygulamış olma ihtimali tartışılıyordu. 

Eastlund'un iyonosferik ısıtıcısı için Tesla kuşkusuz büyük bir ilham kaynağıydı. 22 Eylül 1940 tarihli ilk New York Times makalesi, o zamanlar 84 yaşında olan Tesla'nın, Amerikan hükümetine, uçak motorlarının 250 mil uzaklıkta eritilebileceğini ve böylece ülkenin çevresine görünmez Çin Seddi benzeri bir duvar örülebileceğini belirttiğini yazıyordu. Bu şekilde Tesla "telegüc"ünün sırrını açıklayacaktı. Tesla'dan alıntı yapan Times hikayeye şöyle devam ediyordu: 

'Mr. Tesla bu yeni tip gücün yüz milyon cm² çapında bir ışın üzerinde işleyebilecek, 2 milyon dolardan fazla maliyeti olmayacak özel bir komplekste oluşturulabileceğini ve bunu inşa etmenin de ancak 3 ay gibi bir vakit alacağını söyledi.' 

8 Aralık 1915 yılında yayınlanan ikinci New York Times hikayesi Tesla'nın en meşhur patentlerinden birini açıklıyordu ki; bu elektrik enerjisini herhangi bir uzaklığa yansıtıp, onu hem savaşta hem barışta sayısız amaçlar için kullanabilecek bir vericiydi. 

Tesla'nın fikirleriyle Eastlund'un icadı arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi. Ayrıca Tesla ve HAARP Teknolojisi'nin birbirine bu kadar benzemesi de oldukça şaşırtıcıydı. Görünüşe bakılırsa APTI ve Pentagon, Eastlund'un ve buna paralel olarak da Tesla'nın fikirlerini oldukça ciddiye alıyorlardı. 

Nitekim Eastlund da buna katılıyor gibi görünüyordu. Bir gazeteciye şöyle söylüyordu: 'HAARP benimkisi gibi bir planı uygulamak için mükemmel bir ilk adım. Hükümet bunun böyle olmadığını söyleyecektir. Fakat eğer bir şey ördek gibi vakvaklıyorsa ve ördeğe benziyorsa, onun bir ördek olduğu büyük bir olasılıktır' 


1976 Çin depremi 

Gelin şimdi de jeofiziksel manipülasyonlar sahasında nelerin yapıldığına ve halen de yapılmakta olduğuna bir göz atalım. 

Çoğu insan elbette insanların bu tür şeyler yapabildiklerine ya da yapmak isteyeceklerine hiç inanmayabilir. Dolayısıyla bir deprem olduğunda çok az kişinin aklına şöyle bir soru gelir. "Bu doğal bir deprem miydi yoksa yapay mıydı?" Açıkça söylemek gerekirse Gölcük depreminden sonra ben bu soruyu soranlardandım. Türk basınının en saygın isimleri farklı üsluplarla bu soruyu sormaktan kendilerini alamadılar. Taha Kıvanç, Can Ataklı ve Sedat Sertoğlu şüphelerini köşelerine aktaran önemli isimlerdi. 

Aslında içinde bulunduğumuz zamanda, yer değişiklikleri açısından her geçen gün aktivite seviyesinde yaşanan artıştan, hangisinin gerçek hangisinin suni olduğunu bilmek de giderek zorlaşıyor. 

Nicola Tesla'nın '1935'deki Kontrollü Deprem'i, Tesla'ya göre "telejeodinamikçilerin bir eseriydi". Tesla "Yerin içinden hemen hemen hiç enerji kaybetmeden geçebilen ritmik titreşimlere neden olabilir ve bu mekanik etkileri karada uzun mesafelere taşıyarak, çeşitli eşsiz etkiler üretebilirdi" diyordu. Senator Claiborne Pell tarafından yönetilen senato alt komite oturumunda şöyle söyleniyordu: "Şu anda bir anlaşmaya ihtiyacımız var... Dünyanın askeri liderleri fırtınaları yönetip, iklimleri değiştirmeden ve düşmanlarına karşı depremler oluşturmadan önce..." Senator Pell, böyle bir teknolojinin varlığı konusunda bilgi sahibi olmadığı için 1975 yılında düşmanlar için deprem oluşturma kelimelerini telaffuz etmemişti. Ayrıca, 10 Aralık 1976 yılında Birleşmiş Milletler Genel Toplantısında "Askeri veya Diğer Çevresel Değişim Tekniklerinin Düşmana Yönelik Kullanımının Yasaklanması Anlaşması"nı onayladığı rapor edilmişti. Eğer deprem oluşturma kabiliyeti dahil olmak üzere çevresel değişiklik yapabilecek teknoloji olmasaydı, böyle bir rapor yayınlanmak acaba mümkün olabilir miydi? 


Gölcük depremi gibi 

5 Haziran 1977 tarihli New York Times'da, 28 Temmuz 1976 yılında Çin, Tangshan'da yaşanan ve 650.000'in üzerinde kişinin ölümüyle sonuçlanan depremle ilgili bir yazı yeraldı. 3.42'deki ilk sarsıntıdan hemen önce, gökyüzü, gündüz gibi aydınlanmıştı. Tıpkı Gölcük'te olduğu gibi. Temelde beyaz ve kırmızı olan çok renkli ışıkları 200 mil uzaklıktan görmek mümkündü. Birçok ağacın yaprakları yandı ve gelişmekte olan sebzeler sanki bir ateş topu tarafından adeta kavrulmuştu.
 Bazı araştırmacılar bu elektriksel etkilerin elektromanyetik plazma ve top şeklindeki aydınlatmayla bağlantılı olduğuna ve garip parıltıların da Tesla tipi teknoloji ve/veya HAARP benzeri vericilerden kaynaklandığına inanıyordu. Bu renkli ışığın parıltısı Tesla'nın 1935 yılında belirttiği "her çeşit emsalsiz etki"den biri miydi? Yoksa bu deprem, hiçbir şüphe duymayacak Çin halkı üzerinde uygulanan bir sistem testi miydi? Cevap kesinlikle doğal bir deprem gibi görünmediği şeklindeydi. 

Ocak 1978'de Dr. Andrija Puharich'ın, "Global Manyetik Savaş" ve Layman'in 1976 ve 1977 yılında "Dünya Gezegenine Yönelik Alışılmadık Yapay Etkiler" başlıklı detaylı bir araştırma raporu yayınladı. Dr. Puharich raporunda şunları söylüyordu: "1976 yılındaki büyük depremlerin yanında bir tanesi vardır ki özel bir dikkat gösterilmelidir.


28 Temmuz 1976 Tangshan, Çin depremi". 

Specula dergisinin Ocak 1978 baskısı, "Tesla Etkisi" adı verilen, bir çok bilim adamını inanılmaz bir şekilde etkileyen makale yayınladı. Makaleye göre, belirli frekansların elektromanyetik sinyalleri dünyanın kendisinde sürekli dalgalar oluşturmak için dünyadan gönderilebilirdi. Bu "sürekli dalgada şu an dünyanın yüzeyinden beslendiğinden çok daha fazla enerji bulunmaktadır." 

Çatışma ölçeği teknikleriyle, dev sürekli dalgalar, çok büyük enerjiye sahip hedefli ışınlar üretmek için birleştirilebilir ve bu da uzak mesafede hedeflenen bir yerde depreme sebebiyet vermek için kullanılabilirdi. 

Yukarıdaki paragrafı birkaç kez okumak faydalı olacaktır. Bu Tesla ile büyük ölçüde ilgili olan şeylerden biridir çünkü bir kez kontrol dışına çıktıktan sonra kolaylıkla dünyanın parçalar halinde titreşmesine sebep olması mümkündür. Bu teknik 1976'daki Tangshan, Çin depreminde kullanılmış mıydı? 

Dr. Peter Beter, Rusların 1977 yılında Filipinlerin çevresindeki denizlerin derinliklerindeki çukurlara fizyon-füzyon-fizyon süper bombaları yerleştirdiğini belirtmişti. Dr Beter, Filipinler'in dev Pasifik Tektonik Tabakası'nda "anahtarkara" pozisyonunda olduğuna inanıyordu. İddiaya göre Rusya zaten daha önceden Pasifik Okyanusunun diğer bölgelerine depreme yolaçabilecek güçlü denizaltı silahları yerleştirmişti. 

Dr. Beter kasıtlı olarak yapılan şeyin, gerilimin yüksek seviyelere ulaşabileceği Filipinler hariç, Pasifik tabakasındaki gerilimi azaltmak için olduğuna inanıyordu. Sonra, belirli bir noktada, Filipinlerin etrafındaki bombalar patlatılacaktı. Bunun inanılmaz depremlere ve gelgit dalgalarına yolaçması ve Amerika'nın Batı Kıyı'sında bir felaket yaratması bekleniyordu. Filipinlerde alevlenen volkanlar bu bölgenin gerilimli olduğunun bir işaretiydi. Okuyucular depremlerin ve volkanların birbirleriyle bağlantılı olduklarını unutmamalıdırlar. Bazen biri diğerini harekete geçirirken, bazı durumlarda bunun aksi gerçekleşir. Depremler, lavların yukarı çıkmasına imkan verecek şekilde dünyanın derinliklerinde delikler açabilir. Diğer durumda ise volkanik hareketlenmeyi başlatan gerilim, depremlere neden olur. 

Washington Post'un 30 Ocak 1981 baskısında, 1979 yılında dünyada 56 önemli deprem olduğu ve 1980 yılında yıllık rakamın 71'e yükseldiği yazılmıştı. Tesadüfi bir şekilde, 1980 yılında hem Rusya hem de Birleşik Amerika'daki ELF vericilerinde bir artış olmuştu. 

Albay Thomas Bearden itiraf ediyor 

1981 yılında nükleer mühendis ve Amerika'daki önde gelen Tesla araştırmacısı Albay Thomas Bearden, Amerikan Psikotronik Derneği'nde bir konferans verdi. Konuşmasının bir bölümünde aynı zamanda 1978 Specula dergisinde de tartışılan Tesla vericileri tarafından üretilen kalıcı dalgalardan bahsetti. Albay Aslında HAARP'ın nasıl çalıştığını anlatıyordu: "Yaptığınız şey frekansı değiştirmektir.
Eğer frekansı bir yönde değiştirirseniz, enerjiyi dünyanın diğer bölümünde hedeflediğiniz yerin ilerisindeki atmosfere boşaltırsınız. Havayı iyonize etmeye başladıkça, hava akış seyirini, jet gidişlerini vb. şeyleri değiştirebilirsiniz. Bu mükemmel bir hava makinasıdır. Eğer ani bir şekilde boşaltırsanız, bunun gibi küçük iyonizasyon elde etmezsiniz. Bu kez kıvılcımlar ve ateş topları (plasma) dünyanın yüzeyine boşalacaktır. Bu aletle ileri geri oynayarak, dünya çapında dev hava değişikliklerine yolaçabilirsiniz." 

Mr. Bearden bunu neredeyse eğlenceli bir hava oyuncağı gibi tanıtıyordu. Fakat bu aynı zamanda 28 Temmuz 1976 Tangshan, Çin'i de hatırlatıyordu. Kuşkusuz 17 Ağustos Gölcük depremini de... 

1 Ekim 1998, Perşembe tarihli Hürriyet Gazetesi'nin 'Kıyamete Kadar Yetecek Enerji' başlıklı haberi konunun bir başka yönüne işaret ediyor olabilir miydi?: 

"27 Ağustos gecesi dünya enerji bombardımanına uğradı. Eğer bu radyasyon depolanabilseydi, dünya kendisine milyarlarca yıl yetecek enerjiye sahip olacaktı. 

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi'nin düzenlediği basın toplantısında konuşan bilimadamlarına göre Büyük Okyanus'ta bulunan Havaii Adası'nın üzerindeki iyonosfer tabakası gamma ve X ışınlarının bombardımanı altında kaldı. 5 dakika süren kozmik yağmur sırasında dış atmosfer tabakasında gece kısa bir süre için gündüze dönüştü. 

Dünyanın 60 ile 80 km üzerinde bulunan iyonosfer tabakası bu enerjiyi yuttuğu için bu kozmik bombardımanın dünyaya herhangi bir zararı dokunmadı. Sadece elektronik donanımlarının zarar görmemesi için uydulardan ikisini geçici olarak durdurmak gerekti. California Üniversitesi'nden Kevin Hurley, iyonosfere boşalan gücün gelecek 300 yıl içinde güneşin dünyaya sağlayacağı enerjiye eşdeğer olduğunu söyledi. 

Hurley, 'Bu enerjiyi depolayabilseydik, kainatın sonuna ve daha sonrasına kadar her kenti, her köyü, her ampulü aydınlatacak enerjiye kavuşurduk' dedi." 

Soru şu: Acaba depremlerle birlikte açığa çıkan ve ateş topu olarak ifade edilen dev enerji yoğunluğu da HAARP tarafından depolanıyor olabilir mi? Acaba kimler için? Bu arada Rus bilimadamları ABD'yi yaptığı araştırmalar konusunda uyarmayı da ihmal etmiyordu. 28 Ocak 2000 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde Nerdun Hacıoğlu imzasıyla yeralan haberde şöyle deniyordu: 

"Amerikan fizik laboratuarlarında deney aşamasına gelen 'evrenin yaratılış modeli' deneyi Rus bilim adamlarını 'kıyameti kopartacaklar' endişesine sevk etti. 

Rus bilim adamları, deneylerin bir 'karadelik' oluşturabileceğini belirterek, 'Evrenin yaratılışını laboratuarda görelim derken, dünyayı yok etmeye kadar giden zincirleme reaksiyon başlatılabilir' uyarısında bulundular. 

Rus fizikçiler, 'Tarihte hep böyle olmadı mı? Atom bombası icadı da fizikçilerin masum bir fikrinden doğmadı mı?' diyerek bu fikrin sonuçlarının da masum olmayacağını vurguladılar. Rus fizikçiler, kıyamet teorilerini şöyle açıkladılar: 

"ABD laboratuarlarında, daha doğrusu yer altında bulunan 5 kilometrelik 'parçacık hızlandırıcısında' altın iyonlarından iki güçlü akım oluşturulmak isteniyor. Bu iyon akımları tıpkı bir rayda giden iki tren gibi yol ortasında çarpıştırılmak isteniyor. Teoriye göre, çarpma noktasında 15 milyar yıl önce evrenin yaratıldığı andaki ortamı sağlamak ve evrenin 'büyük patlama' sonucu doğduğu kanıtlanmak isteniyor. 

"Ancak fizikten anlamayan biri bile tehlikenin farkına varabilir. Çarpışma noktasındaki ısı milyarlık derecelere vararak yalnız Güneş'te değil, hiçbir yıldızda bulunmayan bir ısı ortaya çıkaracak. Vakum ortamında çıkan ısı Güneş'ten 10 bin kat daha yüksek olacak. Bu da Brookhaven merkezli bir karadelik yaratabilir. Bir anda ne olduğunu anlamadan yok oluruz.



Kendi Devrinde Yaşayamamış İnsan

Nicola Tesla

19. yy'dan 20.yy'a girerken en önemli değişim burjuva devrimlerinin yarattığı toplumsal ortam sayesinde gelişen bilim ve ardından gelen teknolojik devrimlerle yaşandı. Sanayi devrimi, buharlı makinaların icadı ve çok kısa bir süre sonra elektrikli motorlar derken arabalar, uçaklar ve uzay araçları. 19.yy'a kadar ki dünyanın bu yüzyılın ikinci yarısından sonra nasıl muazzam bir teknolojik değişiklik yaşadığını gösteren güzel bir örnek vardır.
M.Ö. 7.yy larda Odysseia'nın gemilerinin hızı yelkenle gittiklerinde saatte 3 mil kadardır. 6-4. yy larda ise 
bu hız ancak 3 kat artırılabilmiştir. Denizcilikde önemli gelişmelerin yaşandığı 16.yy da ise günlük hız 2 bin sene öncesinden ancak 40 mil fazladır. Ancak buharlı gemilerle birlikte ulaşımın hızı muazzam derecede artmıştır. Artık niceliksel değil niteliksel bir değişimden söz edilmektedir . Ve 19.yy ın sonlarında telgraf ve radyonun icadıyla ulaşım ve iletişimin yolları birbirinden ayrılmış, dünya bugün iddia edildiği bir "global köy" olma rotasına girmiştir. 

Mekanların uzaklığı iletişimde "önem"ini yitirmiştir.
1900'ün başlarında daha ilk uçuş denemeleri yapılırken insanoğlu bundan sadece 50-60 yıl sonra uzaya çıkmaya başlamış, 1969 yılında Ay'a ayak basmıştır. Tüm insanlık tarihine baktığımızda bu büyük değişimler çağının yaşanmasını sağlayan, burjuva devrimleri ve ardından bu sosyal yapı ile sınırlı teknolojik devrimler olmuştur.
İletişim ve enerji teknolojileri, çağımızın en önemli belirleyiclerindendir. İşte burada kısaca hayatından bahsedeceğimiz kişi de bu açıdan baktığımızda bugünkü dünyamızın yaratıcılarından belki de en önemlisi ve o oranda da en unut(tur)ulmuş olanıdır. Uzak görüşlülüğü toplumsal sistemin sınırlarının dışına çıkmış ve kaçınılmaz olarak bastırılmıştır.
Yine de adının literatürden tamamen silinmesi olanaksızdır. Çünkü bize bugün bu kişiyi hatırlatacak çok şey vardır. Hakkında bir araştırmacı şöyle demektedir: "...Hala, bilgisayarınızda çalışırken Tesla'yı hatırlayın. Onun "Tesla Coil"i yüksek voltajlı resim tüpünüzün çalışmasını sağlamaktadır. Evinizde kullandığınız elektrik Tesla'nın alternatif akım(AC) jenaratöründen gelmekte, Tesla transformatöründen geçmekte ve evinize 3 fazlı Tesla enerjisini getirmektedir... Tesla'nın icatları bugün heryerdedir..." 

Tesla'nın sıradışı ailesi ve tuhaf çocukluğu Nikola Tesla, 9 Temmuz 1856 yılında, o zamanlar Avusturya-Maceristan İmparatorluğu'na bağlı olan Hırvatistan'ın güneybatı kesiminde Smiljan isimli bir köyde doğmuştur.
Ailesi Sırp asıllıdır ve babası köydeki ortadoks kilisesinin rahibidir. Annesi okumamış olmakla birlikte, Tesla'nın okul öncesi eğitiminde çok önemli bir yere sahiptir. Tesla'nın hayatı boyunca bir takıntı haline getirdiği, yemeğini yemeden önce tabaktaki yemekle ilgili kübik hesaplamaları akıldan yapmak ve bitirmeden yemeğe başlamamak, sanırım annesiyle yaptığı çalışmalardaki zihinsel hesaplama ekzersizlerinden kalma bir alışkanlıktı.

Annesi'nin mucitlerle dolu bir soydan geldiğini ve evdeki bütün hayatı kolaylaştıran araç gereçleri annesinin tasarladığını anlatır. Ayrıca, kendisinde yaratıcılıkla ilgili sahip olduğu herşeyin annesinden kaynaklandığını belirtir ve birlikte yaptıkları çalışmalardan bahseder. "Bu eğitim hertürden ekzersizi kapsardı, başkasının düşüncesini tahmin etme, bazı ifadelerdeki eksikleri bulma, uzun cümleleri tekrarlama, ve zihinsel hasaplamalar yapmak" Bir papaz olan babası ise yine olabildiğine ilginç bir insandır. Çok okuyan, birkaç dil bilen ve ezber yeteneği bazı klasikleri eksiksiz tekrarlayabilecek kadar kuvvetlidir.

Kendi kendine farklı ses tonlarıyla odasında konuşurken, dışarıdan birinin içerde bir tartışma olduğunu sanacak kadar da yeteneklidir. Ancak oğlunun da kendisi gibi ileride 
ruhban sınıfından olması konusunda oldukça kararlı ve bu konuda taviz vermeyecek kadar da sertdir.
 
Tesla'nın küçüklüğü, çok sıradışı bir zekaya sahip olarak gördüğü ağabeyinin ölümüyle birlikte, anne-babasının oğullarının acısını unutamamaları ve sürekli küçük Nikola'yı onunla kıyaslamaları yüzünden hayli zor geçiyor. İçine kapanıklığını, bu zamanda edindiği kendine güven problemiyle 
ilişkilendirmek sanırım yanlış olmayacaktır. 

Zihnini kaplayan imgeler ve çakan flaşlarTesla çocukluğunda geçirdiği tuhaf bir hastalıkdan çok etkilenmiştir ve kendi ifadesine göre geç uyanışının nedeni bu olmuştur. Çocukluğumda, ilginç bir felaket yüzünden acı çekiyordum; 
sıklıkla kuvvetli flaşlarla bezeli imgeler, gerçek nesnelerin yerini alıyor, düşüncelerimi ve hareketlerimi engelliyordu. Bu resimler daha önce gördüğüm ama hiç hayalini kurmadığım 
nesneler ve sahnelerdi.
Bana bir söz söylendiğinde, nesnenin işaret ettiği resim aniden hayalimde canlanırdı ve bazen gördüğümün gerçek olup olmadığının ayırdına varamazdım. Bu bende büyük bir kaygıya ve rahatsızlığa sebep olurdu" . Bu görünümler hastalıklı bir kimsenin gördüğü halüsünasyonlarla karıştırılmamalıydı.
Bunlar (görünen imgeler) kendi formüle ettiği teoriye göre; önemli bir uyarının (heyecanın) sebep olduğu, beynin reflksiv 
bir davranışla retina üzerine gönderdiği imgelerdi. Tesla, eğer bu teorim doğruysa der:
"herhangi birinin aklında tasarladığı bir nesnenin görüntüsü bir ekrana yansıtılabilinir ve böylelikle görünür hale getirilebilinir" . İnsan ilişkilerinde bir devrim yaratacağını düşündüğü bu teori üzerine o zamanlarda epey bir çaba sarfetmiştir. Kendi aklında tasarladığı bir görüntüyü, başka odada oturan bir kimsenin de zihninde yaratabilmek için uğraşmıştır. 

Zihin Gezileri
Tesla bu yıllarda, delice diye adlandırabileceğimiz zihin gezileri yaptığını ileri sürmüştür. Gerçek dünyadakinden farklı olarak görmediği arkadaşlıklar kurar, yani yerler, şehirler ve ülkeler görürmüş.. Bu gezilere her akşam çıkar hatta bazen gün boyunca da sürdürdüğü olmuştur. "Düşüncelerimin ciddi olarak icatlara dönüştüğü 17 yaşına kadar sürekli sürdürdüm bu gezileri" .
O günlerde Tesla, aklında tasarladığı şeyleri gerçek yaşama çok kolay aktarabildiğini ve bu yolun sadece deneylerle yapılan çalışmalara göre çok daha hızlı ve etkili olduğunu düşünmektedir. "Modellere, çizimlere ve deneylere ihtiyacım yoktu" der. 

Tesla'nın kendine has mucidliği ve deneysiz icad yolu "Bir kimse henüz ham olan tasarısıyla bir araç oluşturmaya kalkarsa, kaçınılmazlıkla zihni aracın detaylarının düşünülmesiyle işgal edilecektir. Bu kimsenin, aracın geliştirilmesi ve yeniden yapılması sürecinde konsantrasyonu azalacak ve temel ilkeleri görme gücünü kaybedebilecektir. 
Belki sonuç sağlanabilecektir ama herzaman kaliteden feda edilerek".
İşte Tesla, kendi çalışma mantığının tersi olarak nitelediği yukardaki metodun verimsiz olduğunu bu sözlerle açıklamaktadır. Kendisi ise aklına bir fikir geldiğinde onu öncelikle hayalinde oluşturmaya başlar. İnşa sürecini 
zihninde değiştirir, geliştirmeleri akıldan yapar ve aracı zihninde çalıştırır. "Türbinimi aklımda çalıştırmam ya da dükkanımda test etmem benim için kesinlikle önemsizdir. Bir farklılık yoktur, ne olursa olsun sonuçları aynıdır. Bu yolla aklıma gelen bir fikri eksiksiz ve çok hızlı bir şekilde, hiçbirşeye dokunmadan geliştirebilirim" . Tesla, mühendislikde, elektrik ve mekanikde, sonuçların olumlu olacağını düşünmektedir. Ona göre hemen hemen hiç bir konu yoktur ki önceden düşünülerek yapılamasın; elbette yeterli teorik ve pratik bilgi varsa.
Ham fikirlerin, genellikle yapıldığı gibi, pratiğe taşınmasını gereksiz yere harcanan büyük bir enerji, para ve zaman kaybı olarak görür.Tesla, küçüklüğünde yaşadığı ve sonradan da devam eden felaketin(imgelerin hayalinde canlanması), 
esasında kendine bağşedilen bir güçle telafi edildiğini düşünür. Bu güç, duyu organlarının uyarmasıyla birlikte anında düşünebilme ve bu doğrultuda hızla hareket edebilme kabiliyetidir.
"Bunun pratik sonucu, şimdiye kadar ancak kusurlu bir uygulaması bulunan teleautomatic(uzaktan kumada) bilimidir" . Tesla, yıllarca kendini kendinden kontrollü otomatların 
(self-controlled automata) planlanmasına adamış ve mekanizmaların sınırlı bir derecede de olsa akıl sahibiymiş gibi hareket edebilecek şekilde üretilebileceğine inanmıştır. 20. yy a henüz girilmediği bir dönemde, bunun endüstri ve ticarette bir devrim yaratacağını görebilmiştir. 

Bir kitap okudu hayatı değişti...
Karakterinin güçsüz ve zayıf olduğu, cesaretinin ve kararlılığının olmadığı, ölüm ve dinsel korkularının olduğu bir dönem yaşamıştır çocukluğunda. Batıl inançların etkisi altında olduğu bu döneminde hayaletlerden, cinlerden, v.s. korkmuştur.
Sonradan, babasının kütüphanesinde yaptığı gizli okumalardan birinde eline geçen bir kitapla (Aoafi- The son of Aba(Aba'nın oğlu) - Macar yazar- Josika), hayatının rotası değişmiştir. "Bu okuma, hernasılsa irademin hareketsiz güçlerini uyandırdı ve kendi kendimi kontrol (self-control) etme talimlerine başladım. Azmim önceleri Nisandaki karlar gibi eridi, ama kısa bir süre sonra güçsüzlüğümü keşfettim ve daha önce hiç bilmediğim bir memnunluk hissettim" .

Düşler ve gerçekler üzerine
Hayatın çok hızlandığı ve hertürden enformasyonun insanların beyinlerine akın etmeye başladığını düşündüğü yıllarda Tesla, bunun modern varoluşun bir sıkıntısı ve kendini gözlemleme yeteneği olmayan insanın ortaya çıkışı olarak yorumlar. Kendisindeki iç gözlem yeteneğini ise paha biçilmez bir başarısı olarak görür.
Hayal dünyasının körelmesinin gerçek tehlike olduğunu düşünür. Bu düşünceyi bir alıntı ile pekiştirebiliriz: " ...düş görme yeteneğimizi bastırdığımız hayat alanlarında ise önümüzdeki hayattan, insanlardan, insanın dünyasından korku duymaktayız. Bu korkumuz demokratik toplum hayatından vazgeçmeye her an hazır "sıradan insanlara" dönüştürmekte bizi" .
Tesla da bu tehlikeyi görebilmişti.Kendisinin çok gelişkin bir politik bakışının olduğunu iddia edemesek ve hatta zaman zaman buhranlı yanlış tercihler yapabildiğini düşünebilsek bile bir hümanissti denilebilir ve insanların yaşantısından kaygı duyuyordu.

"Böcek enerjisi"nin insanlık yararına kullanılması! Bütün bir yaşamı boyunca sürecek çalışmaları ve icatlarında henüz bir çocukken yaptığı bir deneyde de ulaşmaya çalıştığı gibi, doğanın enerjisini insanlık yararına kullanmayi amaçlamıştı. İlk başlarda içgüdüsel bir biçimde olan bu düşünce daha sonra başat bir öneme sahip olmuştu Tesla'nın yaşamında. Çocukluk deneylerinden birinde Tesla 16 tane mayıs böceğini (May bug) dörder dörder çapraz birbirini kesen iki çubuğun uçlarına 
yapıştırmış ve onların yorulmak bilmez dönüşlerini bir mille bir çarka ordan da daha büyük bir çarka geçirmiştir. Bu deney arkadaşının böcekleri yemesiyle trajik bir son bulmuş ve Tesla insanlık yararına kullanmak için bir daha böcek enerjisinden yararlanmayı aklına bile getirmemiştir. 

Köy'den Kent'e göç ve ilk toplumsal "başarı"
İlkokul birinci sınıftan sonra ailesiyle birlikte köye yakın küçük bir şehir olan Gospic'e gider. Bu değişim ona doğal hayattan uzaklaştığı için hiç hoş gelmez ve hayvanlarını -özellikle güvercinleri- bırakmayı hiç istemez. Her hafta Pazar günü 
gittiği Kilise görevinden de hiç hoşnut değildir. Ancak, bu şehirde yaşadığı bir olay omuzlarda taşınmasına sebep olur.
Yeni kurulan bir itfaiye departmanı son model bir yangın söndürme cihazı almıştır. Bütün herkes şehrin meydanında toplanmıştır, bu son teknoloji makinanın çalışmasını görmek için. Makina suyunu nehirden alacaktır. Ve bütün seramoni ve konuşmalar tamamlandıktan sonra, pompayı çalıştır emri verilmiş fakat ne yazık ki bir damla su bile gelmemiştir hortumun ağzından. Eksperler ve profesörler boş bir çabalama içine girmişlerdir.
Tesla alana vardığında durum budur ve kendisi de küçük bir çocuk olarak bu konuda fazla bir bilgiye sahip değildir ancak olanca bilgisine dayanarak nehire atlar ve suyu nehirden çekmesi gereken hortumun ağzının tıkanıklığını 
açar ve tam o sırada püskürtmeye başlayan hortum bütün bir kalabalığın pazar giysisini ıslatır. Bu, Nikola Tesla'nın hayatındaki ilk toplumsal başarıdır diyebiliriz!
Tesla bu şehirde, daha sonra gideceği kolej veya gerçek bir liseden önce, 4 yıllık bir normal okula gönderilir. Okulda bir kaç mekanik maket vardır ve bu maketler ilgisini su-türbinlerine yöneltir. Amcasının ona anlattığı Niagara Şelalesini zihninde canlandırır ve şelalenin akıttığı sularla dönecek büyük bir tekerleğin hayalini kurar. Amcasına bir gün Amerika'ya gideceğini ve bu planını gerçekleştireceğini söyler. Bir gün gerçekten gidecek ve gerçekleştirecektir!

Lise Yılları ve hava basınçlı silindiri
Tesla 10 yaşında liseye başlar. Bu lise yeni ve araç gereçle iyi donatılmış bir lisedir. Fizik departmanında çeşitli elektrik ve mekaniğe ait klasik bilimsel araçların maketleri bulunmaktadır. Bu maketlerin hocalar tarafından gösterildiği ve çalıştırıldığı zamanlar Tesla'nın en çok ilgisini çeken anlardır. Bu araçları seyrettikçe çok güçlü bir mucit olma isteği kaplar zihnini. Aynı zamanda matematiği de sevmektedir ve akıldan yaptığı 
çok hızlı hesaplamalarla Profesörlerinin takdirini kazanmıştır. Ancak eliyle bu yaptığı hesaplamaları tahtaya yazmak ya da herhangi bir model çizmeyi başarabilmek Tesla için 
azapdan başka bir şey değildir ve bu işi düzgünce yapabilmesi için yıllarca uğraş verilmiştir.
Okulun ikinci senesinde Tesla'nın en büyük hedefi hava basıncıyla sağlanabilecek sürekli bir hareket yaratabilmektir. Küçüklüğünde içi boş saplardan vakumlayarak yaptığı oyuncak tüfekler zihnini hep meşgul etmiş ve vakumun gücünü kullanmak istemiştir. Bir süre düşüncelerinde karanlıkta dolaştıktan sonra bir model geliştirmiş ve hava basıncını kullanarak bir silindirin sürekli rotasyonunu sağlamıştır.
Bu sürekli hareket onu fazlasıyla sevindirmiş ve en çok istediği "uçuş makinası"nın gücünü bu şekilde sağlayabileceğini düşünmüştür. O güne kadar, şemsiyeyle bina tepelerinden atlayıp kötü bir biçimde düşerek sürdürdüğü, cesaret kırıcı bir çok hatırası vardır. Bu rotasyonu sağladıktan sonra eksiğinin sadece bu rotasyonla çırpacak kanatlar olduğu fikrine kapılır. Sonuç, vakumlu silindir tüpün içindeki hava basıncının ona dik açıyla etki eden dış hava basıncı yüzünden sızdırması ve 
kuvvetsiz rotasyona neden olmasıyla başarısız olmuştur. 

Yine bir kitap ve değişen hayat
Tesla, yakalandığı hastalıklar yüzünden liseyi zorlukla bitirebilmiştir. Doktorlar durumunun çaresiz olduğunu düşünmüşler ve tedaviden bile vazgeçmişlerdir. Bu süreçde 
Tesla'nın sürekli olarak okuyabilmesine izin verilmiştir ve o da bu fırsatı, halk kütüphanesinden aldığı kitaplarla değerlendirmiştir. Bu dönemde daha sonra arkadaşı 
olacak Mark Twain'in ilk yazdıklarından bir eseri eline geçmiş ve bu kitabın büyüleyici etkisiyle umutsuz durumunu tamamen unutmuş ve mucizevi biçimde hızla iyileşmiştir. 

Carlstadt'daki Lise yılları
Okul hayatına, teyzelerinden birinin yaşadığı Hırvatistan'ın Carlstadt şehrindeki yüksek lisede devam etmiştir. Orada kaldığı 3 yıl aradan sonra okulu bitirmesiyle bir dönüm noktasına gelmiştir. Bugüne kadar anne ve babası oğullarının bir rahip olacağından hiç şüphe etmemektedirler. Fakat bu düşünce Tesla için büyük bir endişe kaynağıdır. Çünkü okul yıllarında özellikle çok zeki olarak nitelediği profesörünün 
etkisiyle elektriğe merak sarmış ve bu büyüleyici dünya hakkında daha çok şey öğrenmeyi kafasına koymuştur. 

Yol ayrımı 
Okulu bitip de eve döneceği sıralarda babası onu Gospic'deki salgın hastalık sebebiyle ava çağırır. Av için gittiği şehirde kendisi de hastalığa yakalanır ve 9 ay boyunca yataktan kımıldayamıyacak kadar kötü bir hastalık geçirir. Kendisi, 
enerjisinin tamamıyle bittiğini ve ikinci ve bu sefer galiba sonuncu defa ölümün kapısına geldiğini düşünür. Babası onun moralini iyi tutmak için elinden geleni yapmaktadır.
Ve yine oğluna moral vermek için odasına girdiği bir sırada Tesla babasına; "Belki" der "Eğer sen benim mühendislik eğitimi almama izin verirsen iyileşebilirim." "Sen dünyadaki en iyi teknik okula gideceksin," diye içtenlikle yanıtlar babası Tesla'yı. Zihninden ağır bir yükün kalkmasıyla kısa bir süre içinde ilaçlarında yardımıyla iyileşir. Herkes bu süreci şaşkınlıkla gözlemlemiştir.
Babası bu hastalığın ardından oğluna sağlıklı ve doğal bir ortamda dinlenmesi ve ekzersiz yapması için ısrar etmiş. Doğayla baş başa geçirdiği bu dönemde Tesla gezintilerine bir çok kitap ve av takımlarıyla birlikte çıkarmış. Bu dönem onun 
hem zihnini hem de bedenini kuvvetlendirmiş. Gezintileri sırasında hayalinde birçok şey tasarlamış fakat tasarladıkları gibi tasarıların dayandığı kurallar da bilgi eksikliğinden dolayı hayaliymiş. 

Akıllara durgunluk veren tasarılar
Bu döneme rastlayan iki tane ilginç tasarısı var Tesla'nın. Biri, mektup ve paketlerin denizaltına yerleştirilecek tüplerle su basıncı kullanılarak iletilmesini sağlayacak olan projesi, çok daha hayali olan diğeri ise, ekvatorun etrafına dünyaya bağlı olmadan kendiliğinden hareket eden bir halkanın inşa edilmesi ve bu halkaya istenildiği zaman dünyadan ulaşılarak, dünyanın kendi etrafında dönüşü sayesinde, trenlerin hiçbirzaman 
ulaşamıyacağı saatte binlerce kilometre yol alınabilmesinin sağlanması.
Bunun komik bir düşünce olduğunu otobiyografisinde Tesla da belirtir ama kendisinden daha kaçık ve komik bir NewYork'lu profesörden bahseder. Bu bilimadamı da atmosferdeki havayı çok sıcak olan bölgelerden ılıman olan bölgelere pompalamak niyetindedir ve bu amaç uğruna devasa büyüklükte bir araç bile yapılmıştır. 


En ünlü Politeknik okulu
Doğada dinlenerek geçirdiği bu bir senenin ardından Tesla, babasının seçtiği ve okullar arasındaki en ünlü ve eski olanlardan, Gratz'daki (Avusturya) politeknik okuluna gönderilir. O kadar memnun olurki çalışmalarına büyük bir heves ve tempoyla başlar. Notları mükemmeldir, bütün derecelerde rekorları kırar ve hocaları tarafından en yüksek notlardan daha fazlasını hakettiği düşünülür.
Çalışmaya bütün günler dahil sabahın 3 ünde başlamakta ve gece 11'e kadar sürdürmektedir. Bütün sene bu şekilde çalıştıktan sonra evine kısa bir tatil için giderken ondan, özellikle babasının çok 
gururlanacağını düşünmektedir. Fakat babası onun hevesini kıracak derecede ilgisiz kalır. Bunun nedeni Babası öldükten sonra bulduğu bir kutu içindeki mektuplarla açığa çıkar. Profesörleri babasına, eğer çocuğunuzu okuldan almazsanız çok çalışmaktan kendini öldürecek yazmışlardır. 

Tesla'nın takıntıları ve "canavar" Voltaire
Tesla'nın dehşet verici kişiliğinin bir diğer özelliği de başladığı bir şeyi muhakkak bitirme takıntısıdır. Fakat bu tabağındaki yemeklerin kubik hesaplamalarını yapmaktan ya da her yaptığı tekrarlanan hareketlerin muhakkak 3'e bölünmesi zorunluluğundan daha ağır sonuçlar doğuracaktır. Bir gün, "günde 72 fincan siyah kahve içen canavar" diye nitelendirdiği Voltaire'in bir cildini okumaya başladığında başına geleceklerden habersizdir. Çünkü o "canavar" küçük harflerle dolu 100'e yakın cilt yazmıştır ve Tesla başladığı işi bitirmek zorundadır. En son cildi okuduktan sonra şöyle der: "Bir daha asla".

Büyük düş
Gratz'daki okulda yapılan deneylerde ilk defa "Gramme Dinamo"yu görür. Bu dinamo bir jenaratör gibi çalışmakta ve tersine çevrildiğinde de bir elektrik motoru olmaktadır. Fakat çok fazla ses ve kıvılcım çıkaran verimsiz bir motor. Bunun 
üzerine düşündüğünde, kendisinin bu motoru kıvılcımlar çıkartmasına sebep olan fırçaları kullanmadan yapabileceğini iddia eder. Profesörü dersde Tesla'yı şöyle yanıtlar.
"Bay Tesla büyük şeyler başarabilir ama kesinlikle bunu yapamıyacaktır". 
Tesla bunu yapmıştır! Gratz'daki okulu bitince 1880 de Prag'a gider, babasının arzusunu gerçekleştirmek için üniversite eğitimini orada tamalayacaktır. Burada yaptığı çalışmalarda henüz amacına ulaşamıyacaktır ama bu doğrultuda bir ilerleme olarak komütatörü(elektrik akımının yönünü değiştirir) makineden ayırmayı başarır.

Belgrad Telefon Şirketi
Amerikan telefon sistemi o dönemlerde Avrupa'ya yayılmaktadır ve Maceristan'da da Budapeşteye kurulacaktır. Bunu ailesinin maddi sıkıntısını hafifletmek için büyük bir fırsat olarak görür. Zaten şirketin başında da aile dostlarından kişiler 
bulunmaktadır. Burada yine çok kötü bir şekilde hastalanır. Tüm sinir sistemi iflas eder. Tesla, umutsuzca hayata yapışır ama asla birdaha iyileşeceğini beklememektedir. Fakat iyileşir ve bundan sonraki hayatında hiç durmadan, bir gün bile ara vermeden yıllarca çalışacaktır. 

Göethe'nin Faust'u ve döner manyetik alanın icadı
Hayatı tekrardan kazanmıştır ve derinlerde, esasında bunun beynin kazandığı ama henüz dışa ulaşmamış bir savaş olarak görür. Ve bir hafta sonu Şehir Parkında arkadaşıyla yaptığı bir gezi sırasında Göethe'nin Faust'unu ezberden okurken birden 
fikir aniden bir flaş gibi patlar beyninde. Bir sopayla kuma diyagramı çizer ve arkadaşına, kendisine bir makina kadar gerçek görünen çizimi göstererek, "bak motorumu görebiliyor musun" diye sorar. Bu plan, AC (Alternatif akım) akımdan 
yararlanmayı sağlayacak ilk adım olmuştur. Döner manyetik alanın prensiplerini belirlemiş ve endüksiyon motorunu tasarlamıştır.
Telefon şirketindeki çalışmasına kaderin bir cilvesi olarak, teknik ressam olarak başlamıştır. Sonraları departmanın başındaki kişinin ilgisini çekmiş ve hesaplamalar, dizayn etme ve yeni makinaların yerleştirilmesinde karar verme yetkileriyle 
donatılmıştır. Telefon santrali çalışmaya başlayana kadar orada çalışmış ve o günün telefon teknolojisine, patentini hiç bir zaman üzerine almadığı ama onun tarafından icad edildiği bilinen araçlar yaparak katkıda bulunmuştur. 

Edison'la tanışma ve büyük umutlar ülkesi "Amerika"
Nikola Tesla, 1882 yılında bir arkadaşının önerisiyle Paris'e, Edison şirketinin bürosuna çalışmaya gitmiştir. Burada Edison'un yakın arkadaşı ve yardımcısı Mr. Batchellor ve bir kaç amerikalıyla daha tanışır. Ancak tek tanıştığı amerikalılar değil "amerikan yaşam biçimi(american way of life)" de olmuştur.

Daha sonraları çok acı çekmesine ve delilik olarak adlandırılabilecek araştırma ve açıklamalar yapmasına sebep olacak sinir bozukluklarına sürükleyecek bu tarz o zamanlarda ona sadece komik görünür. "Amerikalılar benle çok ilgiliydiler, 
özellikle de bilardo oynamadaki üstünlüğümle. Bu baylara bu konudaki icadımı anlattım ve baylardan biri bana hemen bir hisse senedi(borsa) şirketi kurmayı önerdi. Bu teklif bana son derece komik geldi ve ne demek istediği konusunda, 
bunun bir amerikan tarzı olması dışında çok küçük bir fikrim vardı" .
Tesla bu dönemde bir Almanya bir Fransa arasında gidip gelmeye başlar. Güç ünitelerinin onarımı için çalışmaktadır. 1883 yılında bir görev için gittiği Strazburg'da, saatlerce çalışmanın sonunda, fırça ve komütatör kullanmaksızın ilk endüksiyon motorunu yapmayı başarır. Strazburg'daki işini 
başarılı bir biçimde bitirdikten ve şirketinin önemli miktarlarda para kaybetmesini önledikten sonra Paris'e geri döner. Edison'un arkadaşının ısrarıyla bundan sonraki çalışmalarını yürütmesi için "büyük umutların ülkesi" Amerikaya hareket eder.
Hiç bir zaman para konularında başarılı olmayacak olan Tesla'nın New York'a vardığında cebinde yalnızca 4 senti vardır. Edison'la tanışmasının hayatında unutulmaz bir an olduğunu söyler. Bilimsel bir eğitim görmemiş ve çocukluğunu bazı avantajlardan yoksun olarak geçirmiş bu harika 
adam onu hayrete düşürmüştür. Bu durumda olduğu halde çok şey başarmış biridir.
Kendisi, bir düzine dil üstüne çalışmış, sanat ve edebiyat dünyasına dalmış, ve en iyi yıllarını kütüphanelerde, Newton'un prensiplerinden Paul de Kock'un 
romanlarına kadar, eline geçen hertürden kitabı okuyarak geçirmiş ve Edison'la tanıştığında da, bu adamın karşısında bütün bu yılları boşuna yaşamış olduğunu hissetmiştir. Daha sonra yavaş yavaş bu düşüncelerinden sıyrılmış aynı zamanda da yine bu dönemde yaptığı başarılı çalışmala sebebiyle Edison'un güvenini kazanmıştır.

Tesla Elektrik Şirketi ve Wetinghouse anlaşması Bir anlaşmazlık yüzünden Edison'un şirketinden ayrılır ve kendi geliştirdiği alternatif akım motorunu yapabilmek için birkaç bankerin desteğiyle kendi şirketini kurar. Esasında bankerlerin ondan istediği bu alternatif akım(AC) ile ilgili şeyler değildir.
Hali hazırda kullanılan bir (DC) doğrusal akım vardır ve bu konu onlar çok ilgilendirmemektedir. Onlar Tesla'nın ark lambalarını istemektedirler. Tesla Electric Co. 1887 yılında kurulur ve finansörlerinin istediği ark lambalarını tamamen hallettikten sonra kendi esas istediği işle uğraşmaya fırsat bulacaktır. Kendi laboratuvarının kurulmasıyla burada tam da zihninde tasarladığı gibi bir çok motor meydana getirir.
1888 yılında Westinghouse Şirketiyle yapılan bir anlaşmayla, patentini aldığı 40 temel icadı, 1 milyon dolar gibi bir fiyata bu şirkete satılır. Tesla'nın jenaratörleri Niagara Şelalelerinde kullanılır. Böylelikle de Edison'un en önemli rakibi haline gelmiş olur. Westinghouse, bugün de halen kullandığımız, Tesla'nın buluşu olan elektrik sistemini (AC-alternatif akım), kendi temeline oturtur. Edison'un DC-doğrusal akımı 1 kilometre ötedeki bir lambayı bile yakamazken Tesla'nın AC-alternatif akımı sayesinde çok yüksek voltajlar da transfer mümkün olabilmektedir. Bugün bütün dünyanın 
kullandığı sistem Tesla'nın 19.yy'ın sonlarında geliştirdiği "AC-alternatif akım"dır. 
Tesla'nın, manyetik alanın rotasyonuyla ilgili prensipleri ve endüksiyon motoru onun daha sonra oluşturduğu çok fazlı alternatif akımının kullanımını sağlamış ve diğer icatları -dinamolar, transformatörler, endüksiyon bobinleri, kondensatörler, ark ve akkor lambaları- ile Tesla, elektrik enerjisinin kitlesel kullanımına paha biçilmez bir yardımda bulunmuş ve bütün bu icatlar bugünkü dünyamızın yaratılmasını; elektrik enerjisinin endüstriden evlere kadar insanlığın yararına her yere girmesini sağlamıştır. 

Yüksek Frekans çalışmaları ve Tesla Coil(Tesla Bobini)
Tesla 1889'un sonlarına doğru Pitsburg'dan New York'daki laboratuvarına döner dönmez yüksek-frekans makineleriyle(high-frequency machines) ilgili çalışmalarına kaldığı yerden devam eder. Bu keşfedilmemiş alandaki yapım aşamasının problemleri çok yeni ve pek tuhaftır.
İndükleme tipini(induction type), kusursuz sinüs dalgaları oluşturabilmekten uzak olduğu için reddeder. Sinüs dalgalarının rezonans için çok önemli olduğunu söyler. Nihayetinde, çalışmalarının sonucunda, farklı bir amaçla icad edilmiş de olsa, 1891 yılında bugün radyo, televizyon ve bilgisayar teknolojisi başta olmak üzere birçok elektronik ekipmanda kullanılan Tesla Bobinini(Tesla Coil) keşfetmeyi başarır.
Tesla Bobini, radyo frekanslarında yüzbinlerce volta varılmasını sağlayan yüksek-frekans transformatörüydü. Elektrik akımı bu aletin tepesinde sıçramalara neden oluyor ve mavi kıvılcımlar çıkartıyordu. Bu elektrik deşarjlarının bir alıcı tarafından kablosuz olarak alınabilmesi elektrik enerjinin kablosuz transferini sağlamış olacaktı. 1891 yılında 
Tesla'nın laboratuvarında yaptığı küçük makineler sadece 10-15 cm lik sıçramalar(deşarjlar) meydana getirebiliyordu. 1900 yılında yaptığı daha büyük olanlarda ise 100 lerce metrelik 
sıçramalar elde etmeyi başarmıştı.
Söylendiğine göre, yüksek frekanslardaki elektrik akımları vücuda zarar vermeden derinin üzerinde dolaşabidiği için Tesla'da bu kıvılcımları parmaklarından alıp vücudunda dolaştırabilirmiş. Tesla Bobini, onun için yepyeni bir başlangıç demekti. Bütün yaşamı boyunca düşündüğü doğal enerjinin insanlık yararına kullanılması açısından çok önemli bir adım olmuştu.
Bu alet sayesinde elektirğin çok yüksek frekanslarda kablosuz olarak transferinin mümkün olacağını düşünüyordu. Ve kuracağı merkezlerle küçük bir kaynaktan yükselterek elde ettiği elektrik enerjisini (milyonlarca volt) kablosuz olarak dünyanın istediği yerindeki alıcılara ulaştırabilecekti. Bunu yapabilmek için en iyi iletken dediği yerküreyi kullanıyordu. Bu bizim AC sisteminde evlerimizde kullandığımız topraklama gibi düşünülebilir; yerküre esasında kendisine aktarılan elektriği kaybetmez ve topraklanan akım gücünün yettiği yere kadar dalgalar halinde yayılır.
Tesla, çok kuvvetli elektrik akımlarını topraklıyordu ve bu akımı başka bir akımla aynı yerden topraklayarak destekliyor ve dalgayı kuvvetlendiriyordu. Böylece saniyede 300.000 km hızda hareket eden (ışık hızıyla aynıdır) elektrik dalgaları, 
dünyanın merkezinden geçerek diğer taraftan dünyanın yüzeyine çarpıyor ve tam olarak aynı noktadan geri dönüyordu.
Salıncak örneğinde olduğu gibi küçük küçük ama aynı kuvvette ittirmelerle rezonans mantığına göre yükselen salıncak gibi elektrik dalgaları da her geri gelişlerinde daha kuvvetli oluyor ve daha yükseğe sıçrayabiliyorlardı (Bu metdod 1950 yılında Ay'ın ve 1970 yılında Venüs'ün haritasının çıkarılması için de kullanılmıştır. Radar ışınları aya ve venüse gönderilerek bu ışınların geri dönüş hızlarından dünyamıza ne kadar uzakda oldukları belirlenmişti.)

X-ışınları ve Röntgen cihazı
Tesla'nın bu aleti icat ettiği 1891 yılı onun aynı zamanda Amerikan vatandaşlığına geçtiği tarihdir. Tesla'nın bu dönemdeki çalışmaları değerlendirildiğinde başka bir gerçek daha ortaya çıkmıştır: 1895 yılındaki icadıyla X-ışınlarının mucidi olarak bilinen Wilhelm Röntgen'den 3 yıl önce Tesla bu ışınlarla deneyler yapmış ve insan vücudunun iç kısımlarına 
ait başarılı resimler elde etmiştir. 

Kablosuz yanan ampuller ve Faraday'ın koltuğu Tesla, yine aynı dönemde yaptığı laboratuvar çalışmalarında elektrodsuz vakumlanmış tüpleri odanın içinde oluşturduğu gerekli yoğunlukta elektrik alanıyla kablosuz olarak yakmayı başarmıştı. Bu deneyin halk önünde tekrarlanmasından sonra Tesla, dünyanın heryerinden çağrılar almaya başlar.
Bunlardan bir tanesini değerlendirir ve 1892 yılında Londrada Elektrik Mühendisleri Enstitüsü'nde ders vermeye gider. Oradan Paris'e geçmek üzereyken Sir James Dewar'ın 
karşı konulmaz bir ısrarla Kraliyet Enstitüsü'nde de gösterisini tekrarlamasını ister. Burada Dewar Tesla'yı bir koltuğa iterek eline bir bardak viski verir ve "şimdi" der: "Faraday'ın 
sandalyesinde oturuyor ve onun içtiği viskiyi yudumluyorsun".
New York'daki laboratuvarına döndükten sonra tekrardan çalışmalarına başlar, 1895 de laboratuvarının şüpheli bir şekilde yanması bir süreliğine de olsa çalışmalarına ara 
ermesine neden olur. 1899 yılında ise kendisine ücretsiz enerjinin teklif edildiği Colarado'ya gider. 

Colarado günleri, toprakdan çarpılan insanlar ve insan yapımı şimşekTesla, dev büyüklüğe sahip bobinini kullanarak dünyadan bir iletken olarak yaralandığı ilk deneylerini burada gerçekleştirir. En önemli icadı denilebilecek "sabit karasal 
dalgaları (terrestrial stationary waves)" burada kullanmaya başlar. Deneyleri sırasında yerküreye elektrik verdiğinden, laboratuvarı çevresinde dolaşan insanların ayakları arasında elektrik sıçramaları meydana geldiği ve etraftaki çiftliklerde ayaklarındaki demir nallar yüzünden atların çılgına döndüğü anlatılmaktadır. Bu şehirdeki sonunu belki delice denilebilecek şekilde kendisi hazırlamış, şehrin ana jenaratörünün yanmasına sebep olmuştur.
Bir gün deneyi sırasında muazzam sıçramalar elde etmeyi başarmıştır, fakat bu sıçramalar bir süre sonra bir şimşekten çok daha korkutucu olmaya ve çıkan sesler bütün bir şehirden duyulur hale gelmiştir. En sonunda ise şehrin ana jenaratörü yanmış ve bütün bir şehir karanlıkda kalmıştır. Tesla, rezonans sayesinde kademe kademe yükseltmeyi amaçladığı sıçramaları başardığını anlasa da deneyi durdurmamış ve en son nereye kadar gidebilir diye laboratuvarının dışarısında bu büyük "canavar"ını seyre dalmıştır.

Sonuç: Bir daha kimse Tesla'ya ücretsiz enerji önermek gibi bir "hata"ya düşmemiştir.

Wardenclyffe Projesi , bedava enerji ve Tesla'nın yenilgisi
1900 yılında New York'a dönen Tesla, J.Pierpont Morgan adında bir finansörün 150 bin dolarlık desteğiyle, Long Island'da kablosuz iletişim amacına yönelik dev kulesinin 
inşaasına başlar(Wardenclyffe Profesi). Bu verici istasyonu, piramid şeklinde sekizgen ve 54 metre yüksekliğinde yapılır. Wardenclyffe'in bu kule sayesinde dünyanın merkezi 
olacağı sanılır. Tesla'nın bu desteği alabilmesini sağlayan, onun bu kule vasıtasıyla cok uzaklara resim, mesaj, ses ve her türden veriyi gönderebileceği iddiasıdır.
Halbuki Tesla'nın daha büyük bir amacı daha vardır. Sürekli olarak aşağı gördüğü hertziyan dalgalarla uğraşmamakta ve kendi "teta4-dalgaları" olarak anılacak olan elektrik dalgalarıyla kablosuz enerji aktarımı sağlamaya çabalamaktadır. Amaç yine aynıdır: Tüm insanlığa bedava enerji sağlamak!
Tesla, bu sefer çok ileri gitmiştir. Bu kapitalist sistemin kar mantığını kökünden zedeleyebilecek felaket bir fikirdir. Bedava enerji, petrol gibi çok önemli bir ekonomik kaynağı yararsız hale getirebilecek ve tüm endüstrinin dönüşümünü sağlayabilecek bir tehlikedir.
1903'deki bu açıklamasından sonra arkasındaki bütün destekler çekilmiş ve yavaş yavaş ismi kitaplardan silinmeye başlamıştır. Bunda o günkü ekonomik durumunda etkisi vardır. Marconi 150 bin dolardan daha ucuza Atlantik'i aşan ilk mesajı yollamayı başarmış ve şirketinin hisseleri borsada kapış kapış satılmaya başlamıştır. Tesla'nın şirketi gözden düşmüştür. Tesla ise Marconi'nin yaptığının kendisinin halihazırda yapabildiği ve Marconi'nin zaten kendisine ait patentleri kullanarak bunu yaptığını, önemsiz ve basit bir iş olduğunu söylemiş ve kendi amacının gerçekte ne olduğunu açıklama gafletinde bulunmuştur.
Bu tarihden itibaren birçok kimse tarafından bir deli olarak anılmaya başlanacaktır. 1904 yılında Colorado Springs'deki elektrik şirketi Tesla'yı uğrattığı zarardan dolayı mahkemeye vermiş ve 180 dolarlık mahkeme parasının ödenebilmesi için oradaki laboratuvarı satılmıştır. 1906 yılında yaptığı icatlarla zengin ettiği George Westinghouse, Tesla'nın kablosuz enerji iletimi önerisini geri çevirmiştir.

Nobel Ödülü
1915 yılında kendisine Edison'la birlikte fizik dalında önerilen Nobel ödülünü geri kabul etmemiştir. Maddi olarak çok büyük zorluk içinde olduğu halde şöyle demiştir: "Böylesi bir ödül bir insan için çok büyük imkanlar sağlayacaktır. Bin yıl boyunca daha birçok Nobel ödülü kazananlar olacaktır. Ve benim, teknik literatürde kendi adımı taşıyan 4 düzine kağıdı dolduracak patentim var. Bunlardan sadece bir tanesini için bile, bundan sonra verilecek binlerce nobel ödüllerinin tümünü verebilirdim..." 

Sibirya'da yanan orman, patlayan Fransız gemisi ve Tesla'nın savaş teknolojileri1915 yılında Tesla kablosuz enerji iletimiyle ilgili yaptığı açıklamalara devam etmektedir. Bu teknolojinin aynı zamanda muazzam bir yok edici kuvveti de olabileceğini ara ara yaptığı açıklamalarda tekrarlamaktadır. Sonradan Amerikan'ın "Yıldız Savaşları" projesine kaynak olacak bütün savaş makinası çalışmaları ve yaptığı açıklamalar Wardenclyff Projesi"ne desteğin çekilmesi ve kendisini sübvanse edebilecek finansör bulamamasından sonra başlamıştır.
Uzaktan kumanda teknolojisinin de mucidi olan Tesla bu yıllarda, görünmez mesafelerden kontrol edilebilen torpidolar yaptığını ama elektrik dalgalarının çok daha yıkıcı olduğunu iddia etmektedir. Bu açıklamalar yüzünden bazı olaylarda Tesla'nın izi aranmaktadır. 1907'de elektrik sıçramasının sebep olduğu bir patlamayla batan Fransız gemisi "Iena" ve 1908'de Sibirya'da bulunan Tunguska nehrini çevreleyen 200-250 bin hektarlık bir ormanın, 10-15 megatonluk bir patlamaya eşdeğer bir patlamanın ardından yanarak yok olması... Bunlar 
elbette kanıtlanmış değildir ama tam da Tesla'nın her türden yok edici silahı icad ettiğini söylediği yıllara rastlayan sıradışı olaylardır. 

Bitmemiş Otobiyografi
Dünyanın belkide en önemli mucitlerinden biri olan Tesla'nın bu tarihlerden sonraki yaşamı çok belirgin değildir. İzole edilmiş bir yaşam sürmüş, basına verilen yıllık doğum günü 
partilerinde buluşlarının yok edici özelliklerinden bahsederek icatlarına ilgi çekmeye çalışmıştır. Birde 1919 yılında, Electrical Experimenter" dergisinde bitirmediği bir 
otobiyografisi yayınlanmaya başlamıştır. Deriginin satışları birden rekor seviyede artmış fakat önerilen çok büyük paralara rağmen yazmaya devam etmemiştir.

Elektrik Vadisi ve Tesla(T) birimi 
Tesla'yı anlatabilmek için söylenmesi gereken en önemli şey onun kendi zamanının çok ötesinde olduğudur. Tesla'nın ismi, her ne kadar çok büyük bir değere sahip olduğunun bir göstergesi olarak "manyetik akışın metrik birimi(T)"ne verilmişse ve ismi en önemli fizikçiler ile birlikte Pensivenya eyaletindeki elektrik vadisindeki sokaklardan birinde 
bulunuyorsa da, zamanla unutturulmuş ve onun teknolojileri üzerine karanlık projeler üretilmeye başlanmış olduğu iddiaları dünyayı kaplamıştır. Soğuk savaş yıllarında her iki tarafın da bu teknolojiyi kullandığı ileri sürülmüş bütün bir nükleer savunma ve saldırı amacını güden "Yıldız Savaşları" projesinde bu teknoliden yararlanılmıştır.
"Ölüm ışınları, ultra düşük dalgalar, çok yüksek frekanslar, atmosferdeki elektrik enerjisinin değerlendirilmesi, atmosfere elektrik dalgaları yayarak bunun dünyanın her yerinden kullanılmasının sağlanması, radyo frekanslarıyla uzaktan kumanda edilebilen bugün kullanılan füzeler, yüzlerce mil etkili bir elektrik kalkanının oluşturularak girmeye cesaret eden düşmanın anında yok edilebilmesi, v.b. bize bugün bile hayali gelebilecek bir çok projenin ardında Nikola Tesla'nın teknolojisinin geniş izlerine rastlanmaktadır.
1930'larda Tesla, sözkonusu ölüm ışınını ve kimsenin geçemeyiceği Tesla kalkanının yapilebileceğini açıklamıştır.
İnsanlığa bedava enerji sağlama idealiyle yola çıkmış büyük bir mucidin projelerine destek bulabilmek amacıyla zaman içinde savaş teknolojileri üzerine çalışmaya başlaması trajiktir. 
1. ve 2. Dünya Savaşlarını yaşamış olan Tesla esasında bir savaş karşıtı olduğunu söylemiştir. Fakat barışın devamlılığı için en güçlü silahların yapılması gerktiğini de ileri sürmüştür. 

Tek kabul ettiği yardım: Emekli maaşı
Tesla 1943 yılında 87 yaşında ölmüştür. O güne kadar, biri hariç, geçimi için Westinghouse da dahil olmak üzere zengin arkadaşlarının teklif ettiği hiç bir yardımı kabul etmemiştir. 
Bu yardımda 1936 yılında ona Yugoslavya tarafından bağlanan emekli aylığıdır. Öldüğünde yanında en sevdiği hayvanlar olan güvercinleri bulunmaktadır. 

Amerikan yüksek mahkemesinin kararı: Radyo'nun gerçek mucidi Tesladır.Nikola Tesla'nın adı Amerikan kaynaklı kitaplardan silinmiş de olsa değeri kendi ülkesinde 
fazlasıyla bilnmektedir ve Belgrad'da adına bir müze kurulmuştur. Ayrıca Westinghouse müzesinde de kendi adına bir bölüm bulunmaktadır. Niagara Şelalelerindeki su türbinlerinin orada da bir heykeli vardır. Ayrıca Amerikan adaletinin en yüksek karar mercii olan "supreme court" 
1943 yılında daha önceden Marconi karşısında kaybettiği ve kendi buluşu olan Radyo'nun o güne değin hatalı bir biçimde Marconi'nin ismiyle anılmasını durduracak kararı vermiş ve Radyo'yunun icadının gerçek sahibinin Tesla olduğunu söylemiştir. 

Zamanın ötesindeki bilim adamıTesla, daha yaşarken efsane bir isim olmuş ve elektriğin tanrısı olarak anılmaya başlamıştır. 
Elektrikle istediği herşeyi yapabilen bu mucidin 700'ün üzerinde patentli icadına rağmen geniş 
bir kesim içinse yararlı bir kaç buluşu haricinde tam bir delidir. Adının uzun bir zaman hafızalardan silinmesinin ve sadece çok küçük bir kesim içinde tanınmasının ardında ilginç 
iddialar yer almaktadır. Tesla'nın kapitalist sistemi çökertebilecek enerji teknolojisinin fazla derinlemesine araştırılması istenmemiştir ayrıca bu teknolojiyle süper güçlerin gizli projeler yürüttüğü iddiaları araştırmaya değerdir.
Tesla, New York'daki laboratuvarında yaptığı deneylerde bir kaç kilometreden hissedilen bir deprem yaratabilmiş sıradışı bir muciddir. Yıllar önce kablosuz iletişim de, sadece sesin 
ya da yazının değil her türden görüntünün aktarılmasının mümkün olduğunu düşünebilen bir kişidir. Dünyanın bütün iletişimini ve en önemlisi de enerji ihtiyacını kablosuz olarak 
atmosferden ve yerküreden yararlanarak sağlayabileceğini iddia etmiştir. Uzaktan kumanda teknolojisini icad etmiş ve çok büyük kalabalıklar önünde müzesinde de görebileceğiniz 
ilk uzaktan kumadalı gemi maketini yüzdürmeyi başarmıştır. Üzerinde çalıştığı ve sürekli olarak Hertz dalgalarından çok farklı ve çok çeşitli iletişimlere imkan sağlayan değişik 
dalga türleri üzerine çalışmıştır. Milyonlarca voltluk elektrik akımlarının her tarafa sıçradığı bir odada sakince kitabını okuyabilecek kadar egemendir elektriğe.
 
 
Bu yazı ilk olarak 22-28 Ekim 1999 tarih ve 654 sayılı haftalık Yeni Düşünce Dergisi'nde yayınlanmıştır. Ayrıca, Aydoğan Vatandaş tarafından yazılan "AGHARTA" adlı kitabın 81.sayfasından itibaren aktarılarak ve kaynak gösterilerek verilmiştir.
ABD KÖRFEZ SAVAŞINDA UZAY SİLAHLARI KULLANDI MI?

Ali Rıza SAKLI (*)(ALINTI)

ABD'nin Atmosferin İyonosfer tabakasını kullanarak askeri ve sivil araçlar elde etme çalışmalarına geçen hafta değinmiş ve bir dizi projenin son halkası olan HAARP projesini mercek altına almıştık. İyonosfere gönderilen yüksek frekanslı radyo dalgaları ile lensler oluşturulduğu ve buradan sağlanan yansıtma ile; insanların akıl sağlığının bozulması, yer altındaki her şeyin gözlenebilmesi, bir bölgedeki haberleşmenin durdurularak sadece ABD'nin haberleşmesine imkân sağlanması gibi çok önemli bazı sonuçların sağlanabildiğinin anlatmıştık. Şimdi ise, bu güçlerin Körfez Savaşı'nda kullanılıp kullanılmadığını sorgulayacağız.

Ard arda yapılan denemeler, bir taraftan yer istasyonları diğer taraftan uydu ve roket teknolojisi ile yapılan çalışmalar, 1991'de askeri maksatlar için kullanılabilir hale gelmiş miydi? ABD yüksek ve düşük frekans yaymak suretiyle kullanılan bu sistemi Irak'a karşı kullandı mı? Bu soruların cevapları kısmen yetkili çevreler tarafından verilmiş olmakla birlikte, olayın kapsamı konusunda tam bir açıklık mevcut değildir.

Defence News Dergisi; "Hermes II Kullanıldı"

Savunma konularında yayın yapan Defence News dergisi 13-19 Nisan 1992 tarihli sayısında elektron ışın jeneratörü Hermes II'nin Çöl Fırtınası harekâtında kullanıldığını yazdı. Dergiye göre; Hermes II ile gönderilen X ve gamma ışınları ile nükleer bomba patladığında ortaya çıkan ışık etkisi taklit edildi. 

ABD savunma çevreleri, bu cihazın atom bombasını taklit ederek Irak tarafını korkutmak için; psikolojik üstünlük sağlamak amacıyla kullanıldığını açıklamakta beis görmediler. İyonosferle alakalı projelerle ulaşılan pek çok imkân, doğuracağı korkunç sonuçlar sebebiyle kolayca kamuoyuna açıklanabilir özellik taşımıyor. Bu sebeple kamuoyunda infial uyandırmayacağı tahmin edilen; "atom bombasının ışık etkisini taklit" gibi masum sayılabilecek bir hususun kamuoyuna açıklanması diğer güçlerin kullanılmadığı anlamına gelmemektedir. Tam tersine belki benzeri bir kısım olayları perdelemek için dikkatleri başka yöne çekmeye de yarayabilir.

Hermes II, NASA Uzay Laboratuvarı ve yüksek frekanslı diğer sistemlerin aynı anda belli bir noktaya yönlendirilmesi ile nükleer bomba etkisinin sağlanacağı da iddia edilmektedir. Bu iddia doğruysa, ABD'nin bu sistemleri kullanarak atom bombasının sadece ışık etkisini değil, tahribat etkisini de kullanmış olması ihtimal dahiline girecektir.

Dozerlerle Gömülen Irak Askerleri

Körfez Savaşı, başta CNN olmak üzere Batılı haber kaynakları tarafından tek yanlı olarak kamuoyuna sunulmuş ve toplum sanki bir atari oyunu izliyormuş gibi hissettirilmişti. Tek taraflı bir propaganda perdesi arkasında neler olup bittiği tam olarak hiçbir zaman kamuoyuna yansıtılmadı. Irak tarafı da kendine özgü sebeplerle bu yönde fazla bir açıklama yapmadı.

Çöl Fırtınası harekâtından bir süre sonra ABD basınında yer alan bir olay kamuoyunun tepkisine sebep oldu. Buna göre Körfez Savaşında ABD canlı Irak askerlerini dozerlerle gömmüştü. Bu iddia Türk basınında da bir-iki köşe yazısına konu edildi ama üzerinde fazla durulmadı. Çünkü konu ile ilgili ayrıntılı bilgi alma imkânı ne ABD basınında vardı ne de başka bir yerde...

ABD'nin Yıldız Savaşları Projesini 1991'de Körfez'de denedikten sonra 1993'te HAARP adlı yeni bir proje ile büyük bir yatırıma giriştiği biliniyor. İyonosferin kullanımı ile ilgili böylesine büyük bir yatırımın Körfez savaşının hemen akabinde; 1993'te başlatılması, yapılan denemenin Hermes II ile sınırlı kalmadığı sonucuna bizi götürmektedir. Demek ki deneme başarılı olmuş ve bu sahada büyük bir yatırım yapılmıştır.

İyonosferle ilgili projelerin insanların aklını bozma; beynini işlemez hale getirme gibi güçleri düşünülünce, ister istemez dozerlerle gömülen Irak askerlerinin bu şekilde aptallaştırılmış olabilecekleri akla gelmektedir. Ulaşılan sonucun ürkütücü olması ve kamuoyunda büyük tepkilere sebep olması ihtimali karşısında "delilleri"(!) dozerlerle gömerek yok etmek mecburiyeti duymuş olabilirler.

Irak askerlerinin bir paket bisküvi, gofret vb alabilmek için ABD askerlerinin ayaklarına kapandıklarını, çizmelerine sarıldıklarını TV haberlerinde hep birlikte seyrettik... Bu askerlerin de uzaydan gönderilen radyo-frekans dalgaları ile aptallaştırılmış olmaları elbette akla gelmektedir. Aksi halde, ne kadar idealsiz olsa dahi eğitim almış askerlerin bu duruma düşmesi başka türlü izah edilememektedir.

Irak Haberleşmesi Durdu; ABD'ninki Çalıştı

İyonosfer üzerindeki çalışmaların, belli bir bölgedeki bütün haberleşmeyi durdurma, ama sadece ABD'nin haberleşmesini sağlama imkânı verdiğini önceki yazımızdan hatırlayacaksınız. Körfez savaşının özellikle kara harekâtının yapıldığı son döneminde, Irak haberleşmesinin tamamen durduğu ve ileri hatlarla cephe gerisi arasında hiçbir iletişim kurulamadığı biliniyor. ABD'nin haberleşmesini eksiksiz yerine getirdiğini söylemeye herhalde gerek yok...

O sırada HAARP projesi henüz başlatılmamıştı, ama ABD'nin İyonosfer üzerinde benzeri çalışmaları mevcuttu. Bunlardan biri Güneş Enerjili Uydu Projesi (SPS) iken, bir başkası NASA'nın Uzay Laboratuvarı idi. Bu ve benzeri çalışmalar, ABD'ye, bir bölgedeki bütün haberleşmeyi durdurma imkânı vermiş olabilir diye düşünüyoruz.

Körfez Savaşı esnasında ABD'nin bölgedeki hava şartlarını değiştirme, belli noktalara yüksek enerji aktarımı gibi diğer hususları kullanıp kullanmadığını bilmiyoruz. Ancak ifade ettiğimiz şüpheler, İyonosfer kaynaklı güçlerin Hermes II'nin çok ötesinde savaşta kullanıldığı intibaını vermektedir.

Savaşa Katılan ABD Askerlerinde Körfez Hastalıkları

Yapılan araştırmalarda körfez Savaşına katılan ABD askerlerinde diğerlerine oranla daha yaygın tıbbi, psikolojik ve psikiyatrik sorunlar tesbit edildi. Depresyon, çeşitli psikolojik sorunlar, kronik yorgunluk, adale ağrıları, baş ağrıları, hafıza kayıpları ve nefes alma sorunları gibi bir dizi rahatsızlık savaşa katılanlarda sık olarak görülmektedir. Bu rahatsızlıklar savaşa katılan herkeste standart olarak bulunmadığından bir Körfez sendromundan ziyade Körfez hastalıklarından bahsetmenin daha doğru olacağı yetkililerce ifade edilmektedir.

Ölüm oranları bakımından da Körfezde savaşanların diğerlerine nazaran önde oldukları açıklandı. Körfez savaşına katılanlardaki ölün oranının yüksek olması, tıbbi rahatsızlıklar sebebiyle değil, dikkat azlığı ve sair sebeplerle kaza yapmaları ile ortaya çıkmış. Savaş sonrasındaki iki yıl özellikle otomobil kazaları sebebiyle ölüm oranlarının yükseldiği ifade edildi.

ABD askerlerini neyin hasta ettiği konusunda yapılan araştırmalardan bir sonuç alınmış değil. Hastalık sebebini bulmak üzere ABD Başkanı tarafından kurulan komite stres üzerinde durdu. Bunun yanında; biyolojik savaş unsurları, kimyasal savaş unsurları, uranyum, bulaşıcı hastalıklar, petrol ürünleri, pridostigmin bromid, petrol kuyusu yangınlarının dumanları ve askere uygulanan aşılar gibi bir dizi muhtemel etki dile getirildi, ancak hiç biri hastalık etkeni olarak ilan edilmedi.

İyonosferik uzay silahlarının insanlar üzerindeki olumsuz etkileri bilindiğine göre, acaba ABD askerlerini, savaşta kullanılan bu silahlar etkilemiş olamaz mı? Rahatsızlıkların önemli bir bölümünün psikolojik olması, hafıza kaybı, dikkat dağınıklığı ve yoğunlaşamama gibi ruhsal ve mental temellere dayanmaları yüksek frekans dalgalarının etkileri olabileceklerini akla getirmektedir.

Sonuç

İnsan sağlığı ve düşünme yeteneği üzerinde etkili olan silahların devreye girmesi ve bunların uzaydan doğrudan hedefe yönlendirilmesi ile savaş teknolojisinde yeni bir döneme girilmiş olmaktadır. Teknoloji geliştikçe, geliştirilen kitle imha yöntemleri giderek daha çok ahlâki boyuttan uzaklaşmakta ve insan soyunu tahribe yönelmektedir.

Körfez savaşında bu tür metotlar denendikten iki yıl sonra, 1993'te büyük bir yatırım yapılarak HAARP projesinin başlatılması ahlâki olmayan yöne doğru gidişin süreceği anlamına geliyor. "Tüfek icat oldu mertlik bozuldu" diyen Köroğlu, bu silahlar karşısında kim bilir ne diyecekti.
 
İşte meselenin ana kaynağı da burada henüz deneme aşamasındalar ve gücü kontrol edemiyorlar, tam bu sefer başardık diyorlar ama proje yine ellerinde patlıyor. Bu ilk sefer olan bir şeyde değil, sistem daha önce defalarca denendi ve sonuç büyük bir hüsran, gücü bir kontrol edebilseler dünyayı ele geçirmek için bizden müsaade alacak halleri yok ama çok şükür henüz bu müthiş gücü kontrol edebilmiş değiller.
 
Adamların asıl amacı tek kurşun atmadan istedikleri bölgeyi yok etmek, Proje karşıtları bunu bir sefer başardılar ve bu Kıyamet Teknolojisinin suyunu bir kez kestiler ama adamlar öyle uyanık ki, bu seferde sahneye başka bir isimle çıkıverdiler sözde barışçıl amaçla kullanılacakmış, güleyim onların barıştan ne kastettiklerini herkes biliyor ama bu kez onlar kazandı ve Projeye yeniden parasal destek sağlandı, sağlanan o parasal destek de bize çok pahalıya patladı tabii, dünyada San Andreas Fay sisteminin ikizi durumundaki Kuzey Anadolu Fay sistemi bundan sonrada başımıza bela açmaya devam edecek, adamlar California’yı kurtarmak için ne yapıp edip bunu tekrar deneyecekler,
 
17 Ağustos Depreminde onlarda hazırlıksız yakalandılar ve kayıtları tutamadılar çok ümitlilerdi bunu başaracaklarından bu yüzden yedek kayıt sistemleri kurmamışlardı ancak şimdi Marmara Denizinin altına bizim bilim adamlarımızın da yardımıyla mükemmel bir algılama sistemi döşediler (6 adet birbirinden üstün araştırma gemileri o kadar kabloyu ve alıcıyı beş kuruş talep etmeden neden döşediler sanıyorsunuz ki). Bunu ilk fırsatta yeniden deneyecekler kamuoyunda bir İstanbul depremi bekleniyor söylentisi devam edip gidiyor bizi bu ikinci deneye hazırlıyorlar, üstelik İstanbul’u bu sözde depreme hazırlamak içinde inanılmaz paralar harcıyorlar, herkesi öyle güzel kullanıyorlar ki bende hayranlıkla izliyorum İstanbul depremi gelecek hiç merak etmeyin ama ansızın değil bilerek hatta göstere göstere gelecek. İyi ama canı yanan İstanbul olmayacak neden mi? KAF’ın kuzeyi Avrasya levhasıdır yani dev bir kütledir ve hareketi belirleyen parça da odur, KAF’ın güneyi ise bir tepsideki baklava dilimi benzeri Anadolu Levhasıdır ve asıl hareket eden parça da budur (Avrasya Levhasına kafa tutmasını bekleyecek kadar saf olamazsınız değil mi?), küçük parçanın büyük parça karşısında bir etkileşim oranı vardır Jeolojide, 1 birim büyük kütle 5 birim küçük kütle etkilenir.
 
Bunun anlamı şudur;
Kuzey Anadolu Fayında meydana gelecek bir depremde fayın kuzeyi 1 birim etkilenir, güneyi 5 birim etkilenir daha açık bir ifade ile kuzeyinde 10 km derinlikte bir etkilenme olur, güneyinde 50 km, bu durumda kimin canının yanacağına gelelim o zaman, KAF İstanbul’un 20 km güneyinden geçmekte yani İstanbul 1 birimlik (bu bir birim 20 km olursa fayın güneyindeki hasar korkunç olur en az 100 km koridorunda bir hasar demektir ki Türkiye’nin yeryüzü şekli değişir) koridorda kalmakta, şimdi Fayın güneyine bakalım, neresi var?
 
Bravo, Bursa, Yalova, Balıkesir, Çanakkale….. bir seferde bileceğinizden hiç şüphem yoktu ama ben yinede saymış olayım dedim. Peki bu illerin bir hazırlığı var mı? Hayır İstanbul da yeteri kadar yaygara koparılıyor zaten İstanbul’u bırakıp bu illerle kim ne diye ilgilensin ki, olunca hesap hatası yapmışız diyecekler nasıl olsa.
 
Ama bizi İstanbul Depremine iyi hazırlıyorlar hani, sessiz sedasız adamlar hazırlıklarını tamamlıyorlar, bir yandan da İstanbul’u sözde depreme iyice hazırladıktan sonra her şey hazır olunca yeniden düğmeye basacaklar. 17 Ağustosta İstanbul’da yıkıldı diyeceksiniz siz şimdi bana biliyorum, ama bu işte bir gariplik yok mu? Haritayı önünüze bir açın bakalım sonrada Gölcük Avcılar arasına cetvelle bir çizgi çekin bakalım ne göreceksiniz?
 
O kadar yeri (Tuzla,Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Eminönü, Bakırköy vb) hasarsız atlamış gelmiş yaklaşık 200 km ilerde ve Gölcüğün karşısındaki Avcılar neden yıkılmış nasıl yıkılmış size hiç garip gelmiyor mu? Üstelikte fay hattının tamamen dışında ve 20 km yukarısında bana çok ilginç geliyor doğrusu. Soruyu doğru sorar ve cevabı da doğru verirseniz bu depremin zaten doğal bir deprem olmadığı kendiliğinden ortaya çıkıyor, her şey arkasında iz bırakır hele bir deprem kesinlikle ne izler bırakır…
 
17 Ağustos Depremiyle ilgili bende soru sormaya başladım, araştırdım, tanıkları buldum, bazılarına bizzat ben tanık olmuştum zaten, sorularımın cevaplarının büyük bir bölümünü buldum, aklınıza yeni sorular getirmesini umduğum bilgilerimi sizinle paylaşmak istiyorum

TANIKLAR ANLATIYOR

“17 AĞUSTOS’TA NE YAPTIĞINIZI BİLİYORUZ” 

EĞER SİZDE BİR TANIKSANIZ BİLDİKLERİNİZ BU METNE EKLENECEKTİR 

"Bazılarının; elektromanyetik dalgalar yolu ile iklimleri değiştirme, depremler yaratabilme , volkanları harekete geçirebilme yeteneğine sahip silahlar geliştirdiğini biliyoruz.” 

ABD Savunma Bakanı William Cohen; 1997, Georgia Üniversitesi
"Terörizm, Kitle İmha Silahları, Kitlesel İmha ve ABD Stratejisi" üzerine konferansta

E(r)= (Ip/2#960;) x (4L/r3) x (Cos Ø)

Yukarıdaki denklem; fay hatlarını harekete geçirebilecek kadar güç üretebilen MHD jeneratörlerinin yarattığı elektrik alanını ifade eder. Bu yazıyı okumayı bitirdiğinizde; çok daha fazlasını ifade edecek.

Raporun Özeti 

Büyük felaketler büyük çözülme süreçlerinin işaret fişeğidir. Sovyetlerin; küresel düzen adına yeniden yapılandırılması öncesinde Çernobil ve Ermeni depremi felaketleri; Japonya'nın yıllarca içinde çıkamayacağı ekonomik durgunluk dönemi öncesinde Kobe depremi yaşanmıştır. Türkiye'de gözlerimizin önünde yaşanan devletin çözülme sürecinin işaret fişeği ise; 17 Ağustos 1999 Gölcük depremidir. 

Toplumun gözü önünde devlet, ordusundan politikacısına bütün mekanizmaları ile küçük düşürülürken; sivil toplum örgütlerinin gücü kutsanmıştır. Deprem sonrasında; çöken bir ekonomi için itici güç olması gereken inşaat sektörü ise; "katil müteahhitler" imajı ile inşa edilen bir meşrutiyet zemini üzerinden altı ay süre ile durdurulmuş ve bu sürede Türkiye'nin yaşayacağı derin ekonomik krizlerin temeli atılmıştır.

Bu rapor; 17 Ağustos depremi hakkında daha önce duymadığınız, duyamadığınız veya duymuş olsanız bile medyanın "mantık perdelemesi" sayesinde algılayamadığınız bazı ayrıntıları bir araya getirerek; "Deprem Dosyası'nın "toplumsal hezeyan", "zemin etüdü/rant ilişkisi" ve "duyarsız devlet/duyarsız toplum" perspektifinde farklı bir boyutta açmakta ve şu kritik iddiayı ortaya koymaktadır : 

17 Ağustos Depremi'nin doğal olmayan yollarla gerçekleşmiş olma ihtimali; incelenmeye değecek kadar yüksek bir olasılıktır. Devletin elinde; diğer devletlerin elinde "tektonik silah" teknolojisinin bulunduğuna dair her türlü bilgi bulunmasına ve bölgede deprem sırasında "uluslararası bir tatbikat" gerçekleştirildiği bilinmesine rağmen konunun üstü kapatılmıştır. 

Bu rapor; depremin 4. yıldönümünde, duymaktan sıkıldığınız perspektifin ötesinde bir perspektifle konuyu daha önce duymadığınız veriler ve unsurlarla destekleyerek yeniden gündeme getirmeyi hedeflemektedir. 

Başına geçirilen çuvalın hesabını soramayanların; olası bir deprem saldırısına karşılık verebileceğini düşünecek kadar saf beklentilere sahip olmak ise tamamen bizim kusurumuzdur; okuyucularımızdan özür dileriz. 

17 Ağustos 1999 da Neler Olduğundan Emin Olma Gereği
17 Ağustos 2001'de; yani onbinlerce canımızı alan depremin ikinci yıldönümünde, ABD Büyükelçiliği'nin fakslarına yurdun dört bir yanından yüzlerce fax geldi. Faxın üzerinde; o sıralarda popüler olan bir ABD filminin ismine atfen sadece şu sözler yazılı idi :
"We Know What You Did Two Summers Ago"
Bir grup üniversiteli öğrencinin, geçen yaz işledikleri ve üstünü örttüklerini zannettikleri bir cinayetin, gizli bir el tarafından tekrar önlerine getirilmesini konu alan "We Know What You Did Last Summer" filmine gönderme yapan bu mesajın kaynağının neresi olduğunu ABD Büyükelçiliği'nin bulmaya çalıştığını ama bulamadığını biliyoruz. Neticede karşısına Türkiye'nin çeşitli yerlerindeki faks ofisleri çıktı ve bir kaç birim nezdinde yaptığı sondaj; "bilmiyoruz, bizim alakamız yok" cevabı ile karşılaştı.

Bu küçük ama etkili eylem tabiki medyada yer almadı; alması da istenmiyordu. Amaç; bir zanlının yüzüne hiç beklenmediği anda "senin suçlu olduğunu biliyoruz" dediği anda verdiği tepkilere bakarak, gerçekten suçlu olup olmadığını test etmeye yönelik bir psikolojik test yapmaktı. ABD'lilerin bu testten geçip geçmediklerini öğrenemedik; öğrendiğimiz, eylem sonrası yaptıkları sondajın CIA kadrolarından beklenmeyecek kadar amatör düzeyde olduğu idi.
İşte bu eylemden iki; depremden ise altı sene sonra; "Deprem Dosyası"'nın kapağının yeniden aralandığına dair sesler geliyor. 

Birilerinin önüne "yazmaları için" yeniden "sarı zarflar içinde kapsamlı ve odaklı literatür tarama çalışmaları" konuyor. Geçenlerde bunlardan bir tanesi bizim de önümüze geldi. Sağ olsunlar; bizi de unutmamışlar.

Kendilerine; dosyada sundukları bilgilerin çoğunun zaten bizim tarafından üç sene önce yine benzer bir zarf içinde ilgili birimlere sunulduğunu; hatta o zarfta bulunmayan bilgilerin bizde olduğunu söyledik ve şu soruyu sorduk : "O gün bu dosya ile ilgilenmeyip; daha doğrusu ilgilenip gibi yapıp klasör sektörüne katkı yapanların ne oldu da aklı başına geldi?". Sorumuza net bir cevap alamadık.

Böyle bir durumda; "Deprem Dosyası"'nı bir de biz aralayalım ve gün ışığına çıkmamış hususları dikkatinize sunalım dedik . 
Konuyu aşağıdaki başlıklar altında kategorilendirmenin; 17 Ağustos depremini bir "magazin" ve "toplumsal paranoya" haline getiren dezenformatif güçlerin elinden "komplo teorisi" silahını almak için yararlı olacağını düşünüyoruz. 

a) Bilinmeyenler - Veriler ve Sorular
b) Bilimsel Gerçekler - Tesla; Magneto Hydro Dynamics ve Tektonik Silah Gerçeği
c) Tetikçisi Belirsiz; Tetiklediği Belirli (17 Ağustosun diğer depremlerle benzerliği)
d) Tektonik Silahın varlığına dair ek kanıtlar
f) Tez

Bunları biliyor muydunuz?
Depremle ilgili o kadar yazıldı, çizildi ve Internet'te bu konu ile ilgili o kadar yazı dolaştı ki;deprem öncesinde, sırasında ve sonrasın da artık bir çok bilgiyi, okuyucuların bir şekilde duyduğunu varsayıyoruz. Aşağıda daha önce gün ışığına çıkmamış; ya da o bilgi karmaşası içinde gözlerden kaçan veya üzerine yeteri kadar odaklanmayan ve en önemlisi önümüzdeki bilmeceyi çözmede kritik olduğunu bildiğimiz bilgileri ve soruları dikkatinize sunuyoruz : 
• Depremin olduğu gece Gölcük'teki donanma üstünde, devir teslim töreni ile ilgili bir yemek/eğlence vardı. Bu eğlenceyi düzenleyen kuruluşun bütün elektronik sistemleri saat 11:00 civarında bozuldu. Çalışanlar; elektronik sistemleri bozulurken; havai fişekleri kontrol eden mekanizmaların kendiliğinden ateşlendiğini gördüler. Bu; bölgede depremden çok önce ciddi bir elektro manyetik alanın varlığının en büyük kanıtı idi.
• Saat gecenin üçüydü ve insanlar can havliyle kendilerini evlerinden dışarı atarken sanki bir kıyameti yasıyor gibiydiler. Belki de insanların çoğu, ölümün kendilerine ne denli yakın olabileceğini ilk defa bu denli yakından gördüler. 

• Uzmanımızın bilgisine başvuralım: O geceye tanıklık edebilecek bir çok insan mavi ışık huzmelerinden bahsetmektedir. Kutup ışıklarının o muhteşem dansı gibi olmasa da Gölcük’e doğru akan mavi ışık demetleri. Anlamı şu; ortamdaki enerjinin soğurulması yada başka bir deyişle büyük kapasitörlü bir indükleme bobini üzerine enerjinin depolanması olayıdır, ayrıca bu işlem başlatıldığında ortamda çok yoğun bir manyetik alan oluşmaktadır.
Bundan böyle manyetik bulut olarak anılacaktır ki aynı zamanda bir mercek görevi de üstlendiğinden insanların o gece elimizi uzatsak yıldızlara dokunabilecektik diye söylemelerinin açıklaması da bundan ibarettir. Enerjiyi kablosuz olarak 200 km uzağa aktarabilme kabiliyetine sahip bilim adamları yine kablo kullanmadan ortamdaki enerjiyi de bir batarya üzerine 1890’lı yıllardan beri depolayabilme kabiliyetine sahiptiler zaten... Tesla makinesinin ilk deney yeri olan Tungska ormanı hala bugün bile o dehşetin izlerini taşımaktadır.
Depremler öncesinde, elektromanyetik dalga alanları oluştuğu ve bölgede görülen ışık ve elektrik fenomenlerin "doğal" olduğu tezi ilk başta çok mantıklı gelmektedir. Depremlerden önce elektromanyetik alan oluştuğu tezi doğrudur ama ve çeşitli bilimsel araştırmalar bu tür elektromanyetik stresin deprem öncesi göstergesi olup olamayacağı üzerine yoğunlaşmaktadır.( Örnek : Physical Review; Volume 65, "Guternebrg-Richter type relation for laboratory fracture-induced electromagnetic radiation"). Halkın yanıltıldığı nokta; bu tür bir elektromanyetik stresin, bölgede görülen garip elektrik/ışıma efektlerinin sebebi olduğudur ki, bu tezin arkası bilimsel olarak boştur. Bu tarz bir elektrik ışıma/plazma etkisine neyin neden olabileceğini "Bilimsel Gerçekler" başlıklı bölümde okuyabilirsiniz.
• Söz konusu gecenin organizasyon hizmetlerini sunan şirketin elinde o gecenin videosu bulunuyordu.Bu video; o gece yaşanan gariplikler açısından bir belge niteliğindeydi. Bir gazeteci o videoyu almak için şirkete başvurduğunda şirket ilk başta bunu kabul etti ve ertesi gün videoyu vermek için gazeteci ile sözleşti. Fakat nedense şirket bu kararından vazgeçti ve gazeteci ile yaptığı konuşmayı bile inkar etme noktasına geldi.
• Bölgedekiler radyolarının kendiliğinden kanal değiştirmesi gibi fenomenlere depremden saatler önce tanık oldular. Deprem sonrası ise bölge balıkçıları, denizden çektikleri ağlarının yanmış olduğunu tespit ettiler. Depremden önce dikkat çeken bir diğer fenomen; depremden iki gün önce Büyükada semalarında gözüken mavi ışık topuydu.
• Diğer bir uzmanımız anlatıyor: Yanmış balıkçı ağları.? Suyun içindeki bir cisim nasıl yanar ? Yanma konusunu bilmeyenler için aktarıyor; yanmanın 3 şartı vardır, aksi taktirde yanma gerçekleşmez, başka bir deyişle bu bir fizik kuralıdır. 1) Yanıcı madde olmalıdır, (her şey yanar.) 2) Yüksek ısı yada yakıcı enerjiye ihtiyaç vardır, (her maddenin yanma ısısı farklıdır.) 3) oksijen yada oksijen oranı yüksek hava gerekir (Oksijen oranı oldukça düşükse %15-16 gibi randımanlı yanma olmaz.).
 Söndürme sistemlerinin tamamı bu 3 prensip üzerine çalışır. İnanmayan deneyebilir, kağıttan bir kap yapıp içine su doldurup ateşin üzerine koyduğunuzda veya bir pet şişeyi içi su dolu olarak ateşin üzerine koyduğunuzda içindeki su kaynayacak ancak ne kağıt kap nede pet şişe yanmayacak ve eriyip tutuşmayacaktır. Yanma işlemi kapların içindeki su bittikten sonra başlayacaktır ki bu da yanmanın 3 prensibinden 2 nci prensibin karşılığıdır. Çünkü kap içindeki su ateşin yakma ısısını veya yakıcı enerjinin oluşmasını engeller.
Söylediğimiz gibi bu basit bir fizik kuralıdır. Şimdi eğer balıkçı ağları yanmış ise (ki yanmıştır) o zaman şu sonuç ortaya çıkıyor “deprem sırasında deniz yoktu yada başka bir deyişle deniz çekilmişti, kısaca bir süre için ortamda su yoktu” ve ortamda yakma işlemini gerçekleştirecek büyük bir enerji mevcuttu. Enerjinin mevcudiyeti güvenlik kameraları tarafından tespit edilmiş durumda. Tüm medyanın elinde bu görüntüler bulunmakta, zaten amacımızda bu görüntülerin varlığını ispatlamak değil.
 Donanma üssünün yanında oturanlar; deprem sırasında, gemilerin üzerinde bir elektrik arkının oluştuğunu, yıldırım ışığına benzeyen bu ışığın göğü yarar gibi, "dizel motor" sesi gibi bir ses çıkararak bir süre ilerledikten sonra gemilerin tam üstünde denize doğru büyük bir gürültü ile boşaldığını gördüler. Bu gözlem; "Bilimsel Gerçekler" başlığı altında geliştirdiği teknolojiden bahsettiğimiz Tesla'nın; atmosfer üzerinden transfer edilen elektrik enerjisinin istenildiği anda herhangi bir noktaya öldürücü bir güçle nasıl indirilebileceğini anlatan ve kanıtlayan çalışmaları biliyorsanız daha bir anlam kazanır.
• 1.Tanığımızın bilgisine başvuralım: Depremden 8 ay sonra bölgeye bu kez arkadaşlarımı ziyarete gelmiştim, herkesin bana anlatacak bir şeyleri vardı, ısrarla aylardır gelmemi istiyorlardı, anlatacak deşarj olacak konularla ilgili olarak yorumlarımı dinleyecek ve kendilerini iyi hissedeceklerdi. Telefon konuşmalarından vardığım sonuçtu bu sadece. Arkadaşlarımla buluşup sohbete başladığımızda yanıldığımı anladım. Anlatılanlar yoruma meydan bırakmayacak kadar açık ve netti.
Arkadaşlarımdan biri Gölcük’ü arada deniz yokken ve bütün gemiler karaya oturmuş haldeyken gördüğünü söylüyor diğeri tereddütsüz onu doğruluyordu. Bir diğeri karşı kıyıdaki evlerde insanların deprem sırasında neler yaptıklarını yada yapmaya çalıştıklarını en ince ayrıntısına kadar anlatıyor bir diğeri eksik kalan ayrıntıları tamamlıyordu. Bir başkası ilk saatlerde karşı kıyıya yardım ve keşif için hareket eden balıkçı motorlarının sonar verilerinden bahsediyordu ki bu da neredeyse imkansızdı. Körfezin derinliklerini biz hepimiz ezbere bilirdik, sanki hepsi okyanus tabanından bahsediyordu. Bir diğeri “neden dalışa ve seyrüsefere yasaklandı sanıyorsunuz?”dediğinde.
• Depremden önce; Karl Buckthought isimli bir Kanadalı uzman'ın 10 Temmuz'da Saroz körfezi açıklarında 6 şiddetinde bir deprem yaşanacağı yolundaki tahmini Aktüel dergisinde yeraldı. Bu haber "deprem profesörü" Işıkara'yı, "halkı paniğe sürüklediği" için çok kızdırmış olacak ki; o gün Saroz'a gidip halkla birlikte sabahladı. Buckthought medyada Kanada Toronto Üniversitesi'nden profesör olarak tanıtıldı. Halbuki kendisi bu üniversitede profesör değil, sadece mezunu. "Deprem hezeyanını" başlatan bu isim; depremden hemen sonra ortalığa çıkmaz oldu ve kendisi ile temas kurmayan gazetecilerin hiç bir isteğine cevap vermedi. 
o Aktüel dergisinde bu haberi yapan muhabirleri Buckthought'a kim yönlendirdi?

• Deprem öncesinde bölgede bir tatbikat yapılıyordu. Tatbikata; İngilizler ve İsrail'liler de katılıyordu. Tatbikat için bölgeye bu devletlerin denizaltıları da gelmişti. Kritik sorular şunlar : 
o Bu tatbikatın konusu neydi ve tatbikat sırasında özel bir teknoloji denendi mi?
o Denendiyse; bu teknoloji denenmesi Türk yetkililerin bilgisi dahilinde miydi?
o Yabancı denizaltılar bünyesinde bölgeye bu teknolojiye dair özel bir cihaz getirildi mi? 
#61607; Bu denizaltılarla birlikte bölgeye bir MHD jeneratörü sokulma ihtimali nedir? (MHD Jeneratörünün ne olduğunu merak edenler; Bilimsel Temeller başlıklı maddeyi okuyabilirler)
• O günlerde "deprem silahı" tezini ortaya koyanlara "komplo teorisi" suçlaması ile deli muamelesi yapılıyor ve "bilimadamı" kisvesi altında isimler teknik olarak böyle bir şeyin mümkün olamayacağı şeklinde ahkam kesiyorlardı. (Benzer bir mantıksal perdeleme; ilk yıllarında cep telefonları teknolojisinin dinlenip dinlenemeyeceği tartışmaları sırasında da yaşandı Bkz. Bilimsel Temeller başlığı) Fakat aynı günlerde; ABD Savunma Bakanı'nın 1997 yılında Georgia Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada bizzat kendi ağzından "tektonik silahların" varlığını kabul ettiği konuşma açık kaynaklardan tespit edilmiş ve ilgili makamlara iletilmişti.
• ABD'nin asil hedefi kuzey anadolu fay hattindaki deneyden elde edecegi bulgulari San Andreas fay hattinda uygulamaktir. Bu iside çok yüksek askeri gizlilik tasidigindan yürütme isi Israilli uzmanlara verilmistir. Gerekli makina ve donanim gizlice denizaltilarla Gölcük üstüne getirilerek yeralti-denizalti korunaklarina kuruldu.
Türk makamlari durumdan detay baz''a haberdar degildi. Bunu Israillilerle yürütülen askeri tatbikatin bir parçasi olarak düsünüyorlardi belki de. Israil'le erikalilar gece sartlarinda elektro sismik haberlesme tatbikati yapacaklardi. Deney basarili olacagindan sonunda kimse normaldisi bir seyin oldugunu farketmeyecekti. Bu amaçla Gece Sahini Tatbikati'niin (Operation Night Hawk) saat 03:00'te baslamasi planlandi. Gece saat tam 03:00'te dügmeye basilacak ve Gece Sahini devreye alinacakti. O an uzay filmini andirir devasa cihazlar çalismaya basliyacak ve 1-2 dakika içinde de olusturduklari muazzam enerjiyle Marmara'nin altindaki tektonik tabakayi zayif yerlerinden kirip, aylardir olusan basinci disari atacaklardi. Böylece büyük bir deprem önlenmis olacakti. Ama o gece sabaha karsi bir seyler yanlis gitti. Ve beklenen gerçeklesmedi. Hersey bir anda olup bitmisti.

Doga kendini yönetmeye kalkanlardan bir kez daha intikam almisti. 45 saniye süren deprem, beklenenin 10.000 kat üstünde bir güçle gelmisti. Heryeri bir anda yerle bir etmisti. Zayiflayan ve titreyen elektrikler az sonra geri geldiginde, gece saat 03:05'I gösteriyordu. Daha bir kaç dakika öncesine kadar korunagin içinde sampanya patlatmayi bekleyenler, simdi korkudan buz gibi donmus, hareketsiz ayakta duruyorlardi. Kimsenin agzini biçak açmiyordu. On binlerce insan, çoluk çocuk, o an enkaz altinda can çekisiyor veya cansiz yatiyordu. Bu düsünce ile hepsi ürperdi. Bu tarihin en büyük felaketiydi; hemde insan eliyle yaratilan...
• Önemli bir başka tanığımız anlatıyor : Sessizligi Israilli komutanin buz gibi emri bozdu: "Lets pack! We're moving out! Call operation Q! Right now! Immediately! Stop whinning! Move, move, move!" (Toplanin!Kaçiyoruz! Q planina geçiyoruz... Simdi.. Hemen! Hadi, hadi!!!)
• İşte o andan sonra çantalardan çikan "Q plani çalismaya basladi. Ilk önce bölgedeki tüm haberlesme ve elektrik enerjisi felç edildi. İlk 3 dakika içinde Israil Baskani Barak ve Birlesik devletler Baskani Clinton ile irtibat kuruldu. O anda Israil'de Ben Gurion'un Lod askeri havaalanindan 4 adet savas uçagi esliginde 2 nakliye uçagi havalaniyordu. 2 dakika sonra da israil deniz kuvvetleri ve NATO Güney Deniz Saha Komutanligina bagli tüm birlikler DEFCON-4 acil durumuna geçirildi.. Amerikan 6'nci filosuna bağlı gemiler de rotalarını İstanbul’a çevirmek için Pentegon'dan emir aldilar. 

o İstedikleri zaman basında her türlü konuyu ön plana çıkarabilme yeteneğine sahip bu makamlar; bu bilginin üzerine neden yattı ve medya bu somut kanıtı neden görmezden geldi?
• Depremden iki saat sonra bölgeye İsrail'in ordu bağlantılı kurtarma ekiplerinin bölgeye geldiği söylentisi hızla yayılmaya başladı. Trakya'daki birliklerin bile bölgeye 24 saat sonra intikal edebildiği düşünülürse; İsrail'li kurtarma ekiplerinin bu kadar hızla bölgeye intikal etmesinin arkasında bilmediğimiz bir ön hazırlık nedeni mi mevcuttu acaba ?
• 2.Tanığımızın bilgisine başvuralım: Ankara’dan hareket eden Sivil Savunma Arama ve Kurtarma Birliği 07.30’da Adapazarı’na, 07.45’de de İzmit’e müdahale etmişlerdi. Normalde 2 ile 2,5 saat içinde bölgeye varabilecekleri halde yoğun trafik ve Arifiye Köprüsünün yıkılmış olması nedeniyle E-5 Karayolu üzerinden bin bir zahmetle bölgeye ilk olarak kendilerinin geldiğini sanıyorlardı ki ekiptekilern yarısı zorda olsa saat 09.40 sularında Gölcük Donanma Üssündeki Orduevi binasının önüne geldiklerinde çok şaşırdılar.
İsrail Kurtarma ekibinin yaklaşık 6-7 saattir Orduevinin enkazında çalıştığı her şekilde belli oluyordu. ( Profesyonel bir ekip, başka bir ekibin orada ne kadar zamandır çalıştığını çok kolayca hesaplayabilirdi, öylede olmuş ve ekipten biri hemen kabaca bir hesap yapmış arkadaşlarına soruyordu “Bu adamların burada kaç saattir çalıştığının farkında mısınız? Bizden önce buraya nasıl gelebilmişler ki?” )
• 3.Tanığımız aktarıyor: Cengiz Topel Askeri Havaalanının hasarlı olduğu ve uçak inişine elverişli olmadığını ekipteki herkes biliyordu. Ancak helikopterler iniş yapabiliyordu, İsrail’den kalkan helikopterlerinde uçuş süresi belli idi. Hele birde İsrail Kurtarma ekibi Türk Arama ve Kurtarma ekibini Orduevi enkazına sokmayınca ekip bu işe iyi sinirlenmişti, ekipten birini onları izlemesi için bırakıp enkazın arkasına dolaştılar. İsrail Kurtarma ekibini izleyen personel biraz sonra koşarak ekibin yanına geldi ve İsrail ekibinin oradan ayrıldığını, enkazda buldukları cesedin bileğine zincir ve kelepçe ile bağlı gri metal bir çantayı alarak gittiklerini ve cesedi bıraktıklarını haber verdi.
Bu anlaşılır bir şey değildi, enkazın altında hala canlılar vardı, sesler geliyordu yardım isteniyordu ama profesyonel bir ekip insan yerine bir kurye çantası kurtarıyordu, gerçekten çok garipti. Ekiptekilerin onların peşinden gitmeye ve siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz demeye ve onlarla uğraşmaya vakti bile yoktu zaten. Onlarda bunu biliyorlardı. Ancak bölgede çalışan resmi arama ve kurtarma ekiplerinin gözünden İsrail ekinin donanımı ve sayısı kaçmamıştı.
Sanki bu depremi önceden biliyormuşçasına hazırlıklı idiler, tam donanımlı, her türlü ihtiyaç duyacakları ekipmanları yanlarında, aradıkları kişilerin isimleri, alışkanlıkları, varsa kullandıkları ilaçlar, İsrail ekibinin suçluluk duygusu ile karışık tuhaf davranışları, sonra neden bu kadar kalabalıktılar (yaklaşık 450 kişi), bence bu adamlar aynı anda kaç yerde birden kurtarma yapacaklarını biliyorlardı. Hemen yola çıktıklarını varsaysak bile sadece 450 kişi 7-8 kargo uçağı veya kargo helikopterine sığabilir, kaldı ki bu ekibi ancak 15 kargo uçağı getirmiş olabilir ve biz oraya vardığımızda bile daha hala bir kısmının inememiş havada tur atıyor olması gerekiyordu, ama hepsi yerdeydi ve tahminen depremin hemen ardından çalışmaya başlamışlardı.
Depremden en geç 10 dakika sonra çalışmaya başladıkları kesin gibi bir şeydi ki yapılan çalışmalarda bunu destekliyordu. Kısaca İsrail ekibi depremden önce tam teçhizat zaten oradaydı...
• Bu kadar devasa bir depremin sismograf kayıtları ilk günlerde kimseye gösterilmedi. Bu kayıtlar çok sonraları toplumun önüne getirildi. En ufak depremden sonra bile medya malzemesi yapılan bu kayıtların bu kadar uzun süre saklanmasının nedeni neydi?.
o "Deprem Profesörü" Işıkara bu kayıtların saklanması konusunda ne rol oynadı?
• Depremden hemen sonra Cumhurbaşkanı Demirel, "deprem profesörünü" Kandilli'de ziyaret etti. Demirel ile Işıkara'nın basına kapalı görüşmesinin konusu ile yukarıdaki maddenin bir alakası var mıydı?
• Gölcük'teki deprem öncesinde bölgede başka depremler kaydedildiği halde bunlar Rasathane'nin kayıtlarında yeralmıyor. Afet İşleri Genel Müdürlüğü'nün ve TÜBİTAK'ın kaydettiği depremleri Kandilli'nin es geçmesinin bir nedeni var mı?

Bilimsel Gerçekler
Depremin hemen sonrasında; "kontrol dışı teorileri" kontrol altına almak için bir "mantık perdelemesine" gidildi ve tabi bu operasyonun tarafları bir yanda "bilim adına" konuşan "profesörler"; diğer tarafta "saçmalayan" komplo teorisyenleri olarak belirlendi. Sonuç belliydi.

Bu uzmanlar arasında Zeynel Abidin Erdem gibi Türkiye'de cep telefonu pazarının öncülerinden bir isimde vardı ve kendisi çıktığı panellerde "cep telefonlarının asla dinlenemeyeceği" yolunda "garanti" veriyordu. Teknolojiden biraz anlayan herkes, bu "garanti"nin ne kadar saçma olduğunun farkına varsa da; "zıplayan frekanlars yüzünden mümkün değil" gibi olayı derinlemesine kavramayan her zihne mantıklı gelen açıklamalarla toplum bir süre uyutuldu. Bugün geldiğimiz noktada; cep telefonlarının dinlenmekle kalmayıp, istenildiği zaman patlatılabildiğini bile biliyoruz ve en acısı; bu izleme teknolojisini yadırgamıyor ve kabullenmiş durumdayız.
Deprem üzerine tartışmalar da; benzer bir seyir izledi ama tabi olayın hassasiyeti nedeniyle; "deprem silahı" teknolojisinin varlığı henüz kamuoyunun önüne serilmiş değil.
Bu noktada sözkonusu teknolojinin ismini ve öncüsünü ayrıntılı olarak koymamız gerekiyor : 

Magneto hydro dynamics, Teleforce, Telegeodynamics ve Tesla bu doğrultuda bilmemiz gereken başlangıç kavramları.
1800'li yılların sonlarında yaşayan Sırp asıllı bilim adamı Tesla; "kayıp bilimin" dehaları arasında sayılır. Günümüzdeki elektrik teknolojisinin temeli olan "dönen manyetik alan"ı keşfeden Tesla; elektrik enerjisinin iletimi konusunda çığır açtı ve kendi adına 700 patent kaydettirdi. Tesla'nın "ucuz üretilen ve iletilen elektrik/enerji" teorilerinin ve motorlarının (yarattığı bir türbin, elde tutulabilecek büyüklükteydi ve 10 beygir gücü büyüklüğünde enerji üretebiliyordu) zamanın yeni yeni palazlanan enerji baronlarının pek hoşuna gitmediği ve Sırp asıllı bu bilim adamının tarihin karanlıklarına itilmesinin sebebi arasında olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu.
(Tesla'nın kablosuz enerji iletim projesi; enerjinin ücretsiz ve kablosuz olarak doğal ortamlardan üzerinden iletilmesi durumunda para kazanamayacak olan J.P. Morgan'ın hoşuna gitmedi ve General Electric'in arkasındaki güç olan J.P Morgan Tesla'nın laboratuvarına sağladığı finansmanı kesti) 

Tesla'nın tarih karşısında uğradığı haksızlıklara bir örnek olarak; radyo'nun mucidinin Marconi olduğunun zannedilmesini gösterebiliriz. Halbuki patent kayıtları Tesla'nın radyoyu Marconi'den daha önce keşfettiğini açıkca göstermiştir ve ABD Anayasa Mahkemesi Tesla'nın ölümünden iki yıl sonra aldığı kararla bu gerçeği yasal olarak tescil etmiştir.
Merak edenler bu dahi bilim adamı hakkında daha fazla bilgiyi çeşitli kaynaklardan edinebilirler. 

Bu yazının içeriği açısından bilinmesi gereken; Tesla'nın 1890'lı yıllarda "teleforce"; enerjinin kablosuz olarak doğal ortamlar üzerinden dünyanın herhangi bir yerine iletilmesi ve "telegeodynamics"; herhangi bir uzaklığa mekanik enerji transferi prensiplerini deneyleri ile gerçekleştirmesi ve bu deneylerin sonuçlarının bilimsel dergilerden; zamanın New York gazetelerinde kendisi ile yapılan röportajlar aracılığı ile kamuoyuna duyurulması. 
1934 yılında New York gazeteleri 78. yaş gününde Tesla'nın; kilometrelerce öteden orduları ve uçak filolarını bir enerji dalgası ile yok edebilecek silahın temelini oluşturacak teknolojiyi geliştirdiğini duyuruyorlardı. Bir sene sonra; Tesla'nın 79. doğum gününde, gazeteler bu sefer bilim adamının dünyanın katmanları üzerinden enerji iletimi sorununu çözdüğünü ve bunun "kontrollü depremler" yaratmak için askeri anlamda kullanılabileceğini duyuruyordu. 

Kısacası; bizim medyamızın 1900'lerin sonlarında deli saçması olarak nitelediği teknolojinin varlığı; 1890'larda keşfedilmiş 1900''lerin başında ABD Basınında yer almaya başlamıştı bile.

Tesla; bilimsel kişiliği, buluşları ve enerji/elektrik teorisi ile tarihin sayfalarından silindi. Ta ki; birileri bu teknolojinin aktif olarak kullanımında bir artış olduğunu keşfedene kadar. 

Tesla'nın prensipleri üzerine geliştirilen bir diğer dal ise Magneto Hydro Dynamics (MHD. 

Bu dal; "iletken bir sıvı ile manyetik alanın" etkileşiminin incelenmesi olarak özetlenebilir. 

MHD'nin en büyük avantajı; mekanik parçalar olmadan verimli enerji sağlaması ve bu sıvı bir doğal yakıt ile ısıtılıp plasma haline dönüştürüldüğünde oluşturulan enerji ise, normal santrallerden elde edilenden çok daha verimli hale geliyor. Örnek olarak; 1000 Megawatt'lık bir MHD jeneratörü 42.000 pound ağırlığında olabiliyor ki; bu rahatça hava taşıtları ile kaldırılabilir bir büyüklük.
Günümüzde bu prensibi kullanarak enerji üreten jeneratörlere yönelik araştırmalar yapılmakta olup; bu araştırmalardan bir tanesinin başlığı aynen şöyle : 

"MHD Jeneratörlerin Yarattığı Elektromanyetik Etki Sonucu Oluşan Sismik Faaliyetler"
Araştırmanın katılımcıları; 

Moskova Yüksek Yoğunluklu Enerji Araştırma Merkezi
NPO Soyuz Dzerzhinsky, Moscow
Shizuoka Institute of Science and Technology; Fukuoaka/ Japonya
Textron Systems / ABD
University of Tsukuba / Mühendislik Mekanikleri ve Sistemleri Enstitüsü
Araştırma; MHD jeneratörlerin yarattığı elektromanyetik darbenin yarattığı deprem dalgasının incelenmesini ve bu dalganın; küçük depremler yaratarak büyük depremleri önleme yolunda kullanılıp kullanılmayacağını incelemeyi hedefliyor. Araştırmanın; ön sonuçları MHD jeneratörünün çalıştırılmasından 2-7 gün sonraki aralıkta yerel depremlerde ciddi bir artış gözlemlendiği yönünde.
Elimizde bir başka araştırmanın metni; Gürcistan Bilim Akademisi'ne ait. Akademide; Tamaz Chelidze başkanlığında yapılan ve ilk periyodik raporu 2001 Mayısında sunulan proje hayli teknik ayrıntılara girerek; fay hattına sahip kayalar üzerinde etkilli deneysel ekipmanların nasıl yapıldığından, "Electromanyetik Depremlerin Laboratuvar Modellemesi" gibi başlıklara kadar bir çok ilginç alt başlığa sahip. 
Sizlere sadece özetleyebildiğimiz bir kaç bilimsel kavram, bir bilimadamı ve çeşitli araştırmaların açıkça ortaya koyduğu gerçek; dünyada tektonik ve elektromanyetik silah teknolojisinin en az yüzyıl öncesinden konuşulmaya başlandığı ve Gürcistan dahil bir çok ülkenin bu teknoloji üzerinde çalışmalar yapmaya başladığı.
Böyle bir ortamda; "deprem silahı" kavramını saçmalık olarak ilan eden bilimadamlarının literatür olarak neyi takip ettiklerini; etseler bile anlayıp anlamadıklarını; anlasalar bile doğruları konuşma cesaretine sahip olamadıklarını ciddi anlamda sorgulamamız gerekiyor. 

Tetikleyicileri Belirsiz ama Tetikledikleri Belli Depremler
7 Nisan 2001'de ABD'de yayın yapan bir radyo programının konuğu "YerKüre Değişiklikleri" isimli kitabın yazarı Alfred Webre idi. Programın konusu ise; "Doğa silahları ve 28 Temmuz 1976 Çin ve 17 Ağustos 1999 Türkiye depremleri gibi elektromanyetik olarak tetiklenmiş(kaza ile veya kasten) depremler" idi.

Gölcük'te yaşadığımız felaketin tetikleyici unsurunu bulmak bir yana; bu depremin diğer bazı depremlerle benzerliği, olasılıkla açıklanamayacak kadar ilginç özellikler arzediyor. İlginç olan; Gölcük depremi ile benzerlik gösteren bütün depremlerin kendilerini tetikleyen kesin olarak bilinmese de; bu depremlerin kendilerinin başka jeopolitik süreçleri tetikledikleri.
Tezimizi daha net ortaya koyabilmek için adım adım ilerleyelim. 
1995 Kobe Depremi, Öncesi ve Sonrasının Düşündürdükleri :
• 1990'lı yılların başında; Japonya'da ciddi bir siyasi güce sahip ve 1995 Tokyo kimyasal gaz saldırısının faili olduğu iddia edilen Aum Tarikatı'ndan bir ekip; Tesla teknolojisini incelemek için Belgrad'ı ziyaret etti
• 1990'ların başında; sınırlarındaki adalar sorunu nedeni ile teknik olarak halen "savaşta" olan Rusya ile Japonya arasında barış rüzgarları esmeye başladı ve Aum Tarikatı lideri, eski Sovyet Başkanı Gorbaçov ve KGB şefi arasında Moskova'da bir görüşme gerçekleşti.İddialara göre; toplantıda Sovyetlerin elindeki "tektonik silah teknolojisine"" karşılık Japonların elindeki "süper bilgisayar teknolojisi"nin değiş tokuşu görüşüldü.
• Bu görüşmenin hemen sonrasında; Moskova'da Rus-Japon Üniversitesi kuruldu ve Aum tarikatının yönettiği bu üniversitede Rus ve Japon fizikçiler çalışmaya başladı
• 1993 yılının başında; Aum tarikatı liderinin yardımcılarından biri Avustralya'ya gitmeden önce Rusya'ya uğradı. Daha sonra Avustralya'ya geçen başkan yardımcısı; Batı Avustralya'da Banjawarn bölgesinde 200.000 (ikiyüz bin) hektarlık devasa bir koyun çiftliği aldı. Bir iddia Aum tarikatının bu çiftlikte sarin gazını denediği yolundaydı.
• 28 Mayıs 1993 tarihinde merkezi Banjawarn'deki koyun çiftliğine çok yakın olan 3.7 şiddetinde bir deprem meydana geldi. İşin ilginci; bu deprem Avustralya'nın o bölgesinin tarihinde kaydedilen tek depremdi.
• Görgü tanıkları; deprem öncesinde, gökyüzünde bir ışık çizgisinin/topunun ilerlediğini ve daha sonra yere doğu mavi bir şimşek olarak çakmasına müteakip depremin meydana geldiğini belirttiler. Patlamanın olduğu bölgenin üzerinde daha sonra; turuncu yarımküre şeklinde bir ışıma belirdi.Yarımküre şeklinde bu ışık havada iki saat asılı kaldı ve daha sonra; tanıkların ifadelerine göre "birinin düğmeyi kapaması gibi", ortadan kayboluverdi.
• 8 Ocak 1995'te; Aum tarikatının lideri Asahara; radyoda yayınlanan bir röportajda aynen şöyle dedi : "Japonya 1995 yılında bir deprem saldırısına maruz kalacak. Büyük ihtimalle hedef Kobe olacak" dedi.
• 17 Ocak 1995'te; yani Aum liderinin uyarısından tam 9 gün sonra Kobe'yi yerle bir eden deprem meydana geldi.
• 7 Nisan 1995'te; Aum tarikatının Bilim ve Teknoloji "Bakanı" Hideo Murai Yabancı Muhabirler Kulübün'de düzenlediği basın toplantısında sorulan sorulara cevap verirken aynen şöyle dedi : "Bu depremin elektromanyetik güç yoluyla tetiklendiğine yönelik güçlü bir olasılık mevcut ya da birileri yerkabuğu üzerine böyle bir gücü uygulayan cihaz kullanmış olabilir"
• 1995 Kobe depremi sonrasında Tokyo borsasının çöküşü ile başlayan ve Asya'da Barings bankasının çöküşü ile devam eden finans depremi Japonya'yı uzun yıllar içinden çıkamayacağı bir ekonomik krizin içine soktu.
• Aum tarikatına yüklenen Tokyo sarin gazı saldırısı sonrasında Rusya ile yakınlaşmaları başlatan hükümet istifa etmek zorunda kaldı ve tarihin makro seyri içerisinde kurulmaya çalışılan Rusya - Japonya - Almanya ekseni (Kobe'nin sanayi kalkınması ve inşa ettiği yeni devasa liman Alman finansmanı ile mümkün olmuştu) fay hattı ile birlikte kırıldı. Japonya 1990'ların sonlarına doğru yaklaşılırken; ABD'nin uzaydan sağlayacağını söylediği "güvenlik şemsiyesi" altına girmeye ve ABD'nin koalisyon ortaklığı için daha uyumlu bir müttefik haline gelmişti.
Yukarıda temel hatları ile vermeye çalıştığımız olaylar dizisi Kobe depremini öncesi ve sonrası ile ele almaktadır.

1988 Ermenistan Depremi ve düşündürdükleri
Buna benzer bir tezi 1988 yılı 7 Aralıkta Ermenistan'ın Spitak şehrinde meydana gelen deprem için de ortaya koyabiliriz. Bu depremi incelediğimizde bazı çarpıcı benzerlikler ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz :
• Ermenistan'daki depremden hemen önce, 6 Aralığı 7 Aralığa bağlayan gece Ukrayna'nın Lvov kentinden Ermenistan'ın başkenti Erivan'a ; Sovyetlerin özel kuvvetlerinden 400 kişilik özel bir tim getirildi. Stratejik noktaları korumakla görevli bu tim; 7 Aralıkta depremin gerçekleşmesinden tam 45 dakika sonra Spitak'daydı ve hassas bölgeleri ve devlet binalarını korumaya aldılar.
• Ermeniler; özel kuvvet askerlerine ne zaman intikal ettiklerini sorduklarında şu cevabı aldılar: "Depremden bir gün önce Erivan'dayken bize yarın Spitak'a geçeceğimiz söylendi" 
o Deprem bölgesine iki saat önce ulaşan özel İsrail ekibine; Gölcük'e gidecekleri ne zaman söylenmişti acaba? 
• Diğer bir ilginç benzerlik; sismograf kayıtları ile ilgili idi. Depremden bir saat sonra; güvenlik görevlileri ilgili merkezlerden sismograf kayıtlarını topladılar ve Ermeni Televizyonu; "bütün sismograf kayıtlarının depremin şiddeti ile paramparça olduğunu" duyurdu.
o Türk kamuoyuna böyle bir yalan söylenme bile gereği duyulmadı. "Deprem dede" bu anlamda görevini fazlası ile yaptı.
• Ermenistan depreminde de; aynen Gölcük'teki gibi tek değil; iki ayrı sarsıntı yaşandı. Gölcük depremini yaşayanlar; birinci sarsıntının sona erdikten sonra ikinci ve daha şiddetli bir sarsıntının gerçekleştiğini gördüler.
• Deprem sırasında Erivan'dan bile duyulan güçlü bir patlama sesi geldi. Normal depremlerde bu tür patlama sesi olmaz. Türkiye'de de Marmara'nın öte yakasından duyulan bu patlama sesi neyin sesiydi?
• Depremden bir yıl sonra; Moskova'daki Komunist Parti kongresinde, bayan Ermeni delege Ludmila Harotunyan ile zamanın savunma bakanı Marshhal Yazov arasında şu konuşma geçti :
o Ermeni Delege : Sayın Yazov; Ermenistan depreminde felaket alanına ne zaman geldiniz; PATLAMADAN önce mi, sonra mı?
o Yazov : PATLAMADAN iki saat sonra
o PATLAMA'yı kabul ettiğini farkeden Yazov bir kaç saniye sonra kendini toparlıyor ve cevabını; "Hayır; Depremden iki saat sonra" diye düzeltiyor. 
o Ermeni Delege : Spitak'a iki saat içinde varmayı nasıl başardınız? Spitak'a varmak için ya önce Tiflis'e veya Erivan'a gelmeniz lazım ki; buradan da Spitak'a varmanız en az 1.5 saat sürer
 Bu noktada konuşmanın kontrolden çıktığını gören Gorbaçov; Ermeni delegenin mikrofonunu kapatarak, Sovyet Savunma Bakanı'nın daha fazla zorda kalmasını engelledi.

• Başta da belirttiğimiz gibi büyük çözülme süreçlerinin işaretidir; büyük felaketler. Ermenistan depremi; Ukrayna'daki Çernobil faciasından sonra Sovyet sisteminin çözülüşünün ikinci işaret fişeği idi. Sovyetlerin çözülüşü bazıları için kontrollü bir operasyondu. Fakat; Stalin zamanında topraklarını kaybettiklerini iddia eden Ermenilerin başlattığı Karabağ hareketi, Sovyetlere karşı kontrol dışı bir ayaklanmaya dönüşmek üzereydi ve Ermeni depremi bu hareketi kökünden etkisiz hale getirerek; Sovyet çözülme sürecini yeniden rayına oturttu.
Papua Yeni Gine'deki Tisunami'den ilginç bir ayrıntı

17 Temmuz 1998'de Papua Yeni Gine'de gerçekleşen ve on binlerin ölümü ile sonuçlanan Tsunami felaketinden kurtulanlar; üzerlerine gelen denizin ve üzerindeki havanın "alevler" içinde olduğunu söylediler. 

Tsunami ile "ateş"'in görüldüğü ilk defa olmaktadır ve felaket sonrasında yanmış cesetlerin varlığı, "kayalara sürterek yandılar" gibi garip açıklamalarla geçiştirilmeye çalışılmıştır. Balıkçılarımızın ağlarının yanması ile ciddi benzerlikler gösteren bu yanma olayına bilim adamları hiç bir mantıklı açıklama getiremediler. 

Deprem Silahı Teknolojisine Dair Ek Kanıtlar

Deprem sonrası yaşanan tartışmalarda; depremin doğal olmayan sebeplerden olabileceğini söyleyen herkes "komplo teorisi" çamuru ile bulandı ve medya bu kişileri bir grup kaçkın olarak göstermeyi başardı. Bu konularda Aydoğan Vatandaş gibi bir kaç yazar dışında kalem oynatıp, fikir yürüten olmadı ve konu "kontrolsuz teorileri" saha dışına çıkarmaya yarayan "komplo teorisi" silahı ile bertaraf edildi.
Peki buraya bir parantez açalım ve 1. tanığımıza tekrar gidelim : “Bir sabah cep telefonuma bir mesaj geldi, mesaj –“Aydoğan Vatandaş’ın kitabını okumamı istiyordu.” Tanıdık birinden gelmese mesajı belki de siler atardım ama, mesaja kulak verip gidip kitabı aldım, kitabın kapağına baktığımda ise bu kitabın benimle ne alakası olabilir diye aklımdan geçiriyordum ki, birkaç sayfasını karıştırdığımda donup kaldım. Bu kitabı ben yazmamıştım, benim adım da Aydoğan Vatandaş değildi, hatta onu hiç tanımıyordum, tesadüfen aynı yoldan bile geçmediğimizden emindim.
Ama yazar sanki benimle sohbet etmişti ve bildiklerimi kelimesi kelimesine kitabına aktarmıştı neredeyse. Kitap yaklaşık bir buçuk saat sonra bittiğinde derin bir nefes aldım. Aydoğan Vatandaş benimle konuşmamıştı, pek çok bilgiyi bir araya getirdiği doğruydu ancak benim bildiğim ve onun bilmediği ayrıntılar vardı, eğer kazara bunları da yazmış olsaydı kesinlikle kendimden şüphe edecektim..” diyordu...
O günlerde "deprem silahı" ve "tektonik silah" gibi kavramlara gülünüyordu.
Halbuki depremden çok önce, ABD Savunma Bakanı Cohen'in 1997 Nisan ayında; ABD'nin Georgia Üniversitesi'nde "Terörizm, Kitlesel İmha Silahları ve ABD Stratejisi" başlıklı konferansta yaptığı açış konuşması çok açık olarak deprem silahı gerçeğini itiraf ediyordu. (Bkz. Raporun girişinde Cohen'in konuşmasından yapılan alıntı)
Resmi yetkililerin de bilgisine sunulan bu açık kanıt tozlu raflara konuldu ve "deprem silahından" söz edenleri komplocu olmakla suçlayan basın nedense ABD Savunma Bakanı'nın ağzından yapılan bu resmi itirafı hiç görmedi.
Günümüze geldiğinizde; yukarıda "Bilimsel Gerçekler" başlığı altında açıkladığımız bilimsel temellerin ve gerçeklerin ötesinde tektonik silahların varlığını kanıtlayan bir çok örneğe sahibiz. İşte birkaçı
• Rusya'daki Moscow News gazetesi 1996 Aralık ayından yayınladığı bir haberde; Rusya'nın tektonik silah geliştirmek yolunda bir araştırma programı yürüttüğünü ve "Mercury" ve "Volcano" başlıklı bu programların 1987 yılında başlayıp, 1992 yılında sonlandırıldığını yazdı
1. tanığımız anlatmaya devam ediyor: İlginç görünümlü bir Rus gemisi (ki bana sorarsanız bu gemi bir araştırma gemisi idi), 17 Ağustos Sabahı İzmit Körfezinde ne arıyordu dersiniz, hem hiç yardım etmediler, hem de karaya dahi çıkmadılar. İlk saatler atlatılıp dalış ve seyrüsefere yasak bölge ilan edildiğinde de hemen bölge dışına çıkıyor ve orada beklemeye devam ediyordu. Ayrıca depremden sadece bir saat sonra körfeze demirlemişlerdi, olay sırasında bölgeye çok uzak olmayan ve güvenli bir yerde beklediklerini tahmin etmek hiçte zor değildi, çünkü tek hasarsız gemi onlarınki idi.
Tahminen adaları kendilerine siper ederek olayın sona ermesini bekleyip ondan sonra ortaya çıkmışlardı. Gemiyi görenler çok şaşırmışlardı. Pek çoğu bu ne hızlı gemi böyle bizimkilerden bile önce olay bölgesine yetişmiş valla demekten kendini alamamıştı. Hatta bizler bile onları orada görünce “hadi be adamlara bak nasıl olurda bizden önce nokta atışı olay bölgesine gelebilirler diye hayıflanmıştık...
Ermenistan depreminde Ruslar bölgeye ne zaman gelmişlerdi?.
ABD Kongresi'ne sunulan H.R. 2977 numaralı 107. yasa taslağı şunu öngörmektedir
o Uzayın işbirlikçi ve barışçıl amaçlarla kullanılması ve ABD'nin uzaya silah platformları yerleştirilmesinin önlenmesi ve aşağıdaki silah sistemlerinin yasaklanmasına yönelik harekete geçmesi
Elektronik, psychotronic veya bilgi silahları
Kimyasal iz bırakan silahlar (chemtrails)
Yüksek irtifa çok düşük frekans silahları
Plazma, elektromanyetik, sonik veya ultrasonik silahlar
Lazer silah sistemleri
Kimyasal, biolojik, çevresel, iklimsel ve tektonik silahlar
(Hiç duymadığınız silah sistemlerini duymak için güzel bir liste)
• International Science and Technology Center (ISTC)'ın 1545 nolu projesinin başlığı ve açıklaması
o Başlık : Güçlü Elektromanyetik Dalgaların Etkisi ile Uzaydan Sismik Değişim Yaratma
o Açıklama : MHD jeneratörlerinin (MHD jeneratörü ile neyi kastettiğimizi anlamak için "Bilimsel Gerçekler" başlıklı bölüme bakınız) silah olarak kullanılma olasılığı sonsuzdur. Etkilli bir MHD savunması kurulduğu takdirde ve sadece atmosferin gücünü kullanarak; 8-10 tane Tesla Coil'i (Yay) ve mıknatıslar aracılığı ile çok güçlü elektrik alanları yaratmak mümkündür.
Yukarıdaki bilgileri "Shell 20" ismi verilen ve aynı bilimsel prensipler kullanılarak; havada uçan herhangi bir aracın (füze;uçak) içinde geçtiği takdirde düşmesine yolaçacak "elektromanyetik zırh" teknolojisi ile birleştirdiğinizde; bir ülkede yabancı güçlere "üs" vermenin düşündüğümüz çok ötesinde bir tehdit içerdiğini söylememize gerek var mı bilmiyoruz.

İçindeki özel kuvvet askerleri ile birlikte uçan Casa uçağının bilinmeyen bir sebeple birden yere çakıldığı bölgede bir NATO üssü bulunduğunu; duymayacağını, duysada hareket edecek cesareti kendinde bulamayacağını bildiğimiz kulaklara hatırlatmanın tam zamanı. 

Tez 
Elimizdeki konunun hassasiyeti; herhangi bir analiz konusunun ötesinde bizleri tezimizi en doğru ve sağlıklı şekilde dile getirmeye zorluyor. 

Biliyoruz ki;

1) Tektonik silah teknolojisi en az 100 yıldan beri vardır ve bu teknoloji bir silah olarak belli başlı büyük devletlerin elinde bulunmaktadır.

2) Türk Devleti; aslında NATO çalışmaları kapsamında bu teknoloji ile 1970'li yılların başından itibaren çalışmıştır. FEYDAMİK isimli Adana'da başlayıp; Marmara'ya taşınan bir projede çalışan Türk mühendisler bu teknoloji ucundan da olsa görme imkanı bulmuşlardır.

3) Türk Devleti; bu teknolojinin ve silahının varlığına dair gerekli somut bilgilere ve dolayısı ile 17 Ağustos depreminde inandırıcı olasılıklardan birinin "tektonik silah" teknolojisi olduğunu bilecek birikime sahiptir. Sorun; bilgi eksikliği değil; böyle bir olasılığı; doğru ya da yanlış, araştırıp sonlandıracak cesaret, misyon ve vizyon eksikliğidir. 

4) Depremin öncesi ve sonrasına dair bütün bilgiler bilinçli bir kampanya ile kamuoyundan saklanmış ve kamuoyu depremin hezeyan boyutunda tutularak; deprem fenomeninin bugüne kadar toplum üzerinde bir psikolojik silah olarak kullanılmasının da önü açılmıştır. ((Deprem sırasında Gölcük tersanesindeki gerçek hasarın ne olduğunun saklanması gibi devlet sırrı kapsamındaki bilgilerin ifşa edilmesi gerektiğini savunmuyoruz. Savunduğumuz; bu konunun olası sebeplerine dair bütün boyutların ortaya dökülmesi Türk devletinin seyirciliğinde, medya tarafından başarı ile engellenmiştir)
Elimizdeki bulgulara ve bilgilere dayanarak iddia ediyoruz ki;

a) 17 Ağustosta Gölcük'te yaşanan deprem felaketinin doğal olmayan yollardan olma ihtimali; doğal yollardan olma ihtimali kadar fazladır ve sonuna kadar "milli güvenlik" meselesi olarak takip edilmesi gereken bir konudur. Bu inceleme yapılmadığı gibi "vatana ihanet" boyutunda bir aymazlıkla konu örtbas edilmiştir
b) Deprem sırasında bölgede "uluslararası bir deniz tatbikatı" gerçekleşiyor olması; bu tatbikata katılan İsrail, İngiltere ve ABD gibi güçlerin hepsinin elinde bu teknolojinin şu veya bu boyutunun olduğunun bilinmesi yukarıda belirttiğimiz inceleme gereğini daha da arttırmaktadır. 

c) Deprem sonrasında; Türkiye'nin ekonomik ve sosyal olarak girdiği ve bir türlü içinden çıkamadığı istikrarsızlık girdabı; dünyadaki diğer depremlerin jeo-politik analizleri ile gösterdiği benzerlik dikkate alındığında; 17 Ağustos depreminin Türkiye'ye yönelik küresel operasyonun işaret fişeği olması ciddi bir olasılıktır. Deprem sonrasında; bölgede yaşanan sosyal çözülmeden, bölgenin misyonerlik faaliyetleri için giriş kapısı haline gelmesi, ekonomik krizlerin deprem sonrasındaki süreçlerle bağlantıları ve istihbarat örgütlerinin bölgede gerçekleştirdikleri yapılanma bu tespitler ışığında yeniden değerlendirilmelidir. 

KISACASI;
17 Ağustos'ta Gölcük'te gerçekleştirilen teknolojik bir deneyin; kasten veya bilinçli olarak kontrol dışına çıkarak; Türkiye'nin halen yaşamakta olduğu istikrarsızlık girdabının fitilini ateşleyecek; fiziki, sosyal ve siyasi bir çöküşü hızlandırmış olması ihtimali ciddi bir olasılıktır ve sadece yaşayan değil; kaybettiğimiz onbinlerce vatandaşımızın bu olasılığın ciddi bir incelemeye tabi tutulmasını istemesi en doğal vatandaşlık hakkıdır. 

Depremin üzerinden altı yıldan fazla bir zaman geçti; bu ülkenin vatansever kadrolarının ve kamuoyunun dikkatine sunulur.

Bu Vatanı kimseye teslim etmiycez, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar!!!

Donanma komutanliginin görkemli devir teslim törenine mütakip,deprem hiç beklenmedik bir zamanda, ansizin çikagelmisti. Iki firkateyni gece boyunca aydinlattigi orduevi yerle bir oldu. Milyarlarca liralik havai fiseklerin aydinlattigi Gölcük semalari bir kaç saat sonra bilimadamlarinin "deprem isimasi" dedikleri ancak hala ne oldugu tam olarak anlasilamayan bir "sey"le aydinlandi. Bir kaç saat sonra, o unutulmaz ugultunun ardindan bütün Türkiye derin uykusundan uyandi.
Binalar birbiri ardina devrilirken, ölüm binlerce insani ayni anda yakaliyordu. Devlet hazirliksiz yakalanmisti. Binlerce insan, teknik yetersizlikten ötürü enkazlarin altinda günlerce bir kurtarici beklerken öldüler. Kisa süre sonra kamuoyu hummali bir tartismanin içinde buldu kendini. Binalarin depreme dayanikli yapilmayisi, fay hattinin üzerine yerlesim alanlarinin kurulmasi gibi argümanlar sikça duyulan seylerdi. Televizyon kanallari tartisma programlarini depreme ayiriyorlardi.
Bu sirada deprem anini yasayan insanlar depremle ilgili enteresan seyler söylemeye basliyor; kamuoyu tam olarak anlam veremesede iddialari can kulagiyla dinliyordu. Enkazdan kurtarilan bir bayan Ali Kirca'nin yönettigi Siyaset Meydaninda sunlari söylüyordu. "O gece ne oldugunu bilmiyorum ama bildigim bir sey varki bu depremden farkli bir seydi. " Iddialara yenileri ekleniyordu. Depremden hemen önce Gölcük'ten Avcilar'a kadar genis bir alanda görülen "ates topu" ile ilgili bilimsel bir açiklama yapilamiyordu.
Bazi bilimadamlarinin görülen ates topunun "deprem isimasi" oldugunu söylemelerine ragmen, neden diger depremlerde de benzeri bir isima yasanmadigi sorusunun cevabi net olarak verilemiyordu. Öyle olsa bile, bu da sadece bir tezdi ve geçerliligi de en fazla diger tezler kadardi. Bu arada depremin neredeyse iki hafta önce elime geçen bir dergide yer alan ifadeler oldukça ilginçti. 

Depremin merkez üssünün Gölcük Donanma Komutanligi oldugunun resmen açiklanmis olmasi, dergide yer alan ifadeleri daha da sasirtici kiliyordu. Depremin merkez üssünün Türkiye Cumhuriyeti'nin bagmsizliginin sembolü olan bir askeri üs olmasi kuskusuz ilginçti.

Furkan dergisinin Temmuz sayisinda, yer alan ifadeler aynen söyleydi: "Mesela basina verilmeyen, ancak istihbarat kapsaminda edindigimiz bilgilere göre, Gölcük askeri tesislerinde oldukça garip olaylar meydana gelmektedir. Kapilar kendi kandine açilmakta, mühimmat depolari içinde, siyahi ziyaretçiler görülmekte, arabalar durduk yerde çalismakta..." Bu dergide yer alan ifadeler, depremden tam bir ay önce yazilmisti.
Gölcükte neler oluyordu.? Kocaeli depremi dogal bir afetmiydi.? Yoksa suni yaratilmis olabilirmiydi.? Bu konuda hemen deprem sonrasi bir takim teoriler ortaya atilmaya baslandi. Kimine göre Ruslar bomba patlatmisti ve buda depreme neden olmustu. Kimileride Yugoslavya'ya atilan bombalarin yerkabugunun dengesini bozmasi sebebiyle depremin gerçeklestigi söylüyordu. Hatta bazilarina göre bu isi PKK bile yapmis olabilirdi. Nitekim CNN televizyonu Basbakan Bülent Ecevit ile yaptigi bir reportaj sirasinda böyle bir soruyu sormakta herhangi bir beis görmedi. Kimide bunun baska bir terorist örgütün isi oldugunu veya uzay arastirmalarinin bir parçasi oldugunu söylüyordu. 

Ancak bu teoriler arasinda en akla yatkin olan Feture Times'da yayinlana arastirma dizisinde yer alan hikayeydi. Bu seneryoya göre, San Andreas fay hattinda meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar verecegini bilen ABD, yer kabugundaki degisimleri izliyerek, daha deprem olusmadan tektonik katmanlar arasinda artan basinci degisik noktalardan patlatip bosaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüstürmenin yolunu bulmustu.
Yillar önce Sirp asilli Amerikan bilimadami mucit Nicolas Tesla tarafindan gelistirilen bu "düsük frekansli elektromanyetik isinimla yüksek enerji nakli" teknigini,hem Ruslar hemde Amerikalilar uzun zamandir bir silah olarak kullanmanin yolunu ariyorlardi. Bu yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan genis alanlarda tahribat yapabileceklerdi. Ancak Pentagon yillardir çok güçlü bir silah gelistirmek amaciyla üzerinde çalistigi bu projeyi, bir yandan da barisçi "deprem indirgeme" sistemine uygulamak suretiyle tepkileri azaltmayi ve fonlama devamliligini saglamayi amaçliyordu. Bu nedenle proje önce Avusturalya'nin çiplak ve seyrek nüfuslu kirsal bölgelerinde denendi ve gelistirildi.Daha sonra bunun deprem bölgelerinde denenmesine geldi sira. 

Degisik zamanlarda Kafkaslar'da Okyanus tabaninda ve Güney Amerikadaki Ant daglarinda tektonik uyarilar verilmek suretiyle endüktif deprem yaratma konusunda büyük adimlar atildi. Bu arastirmalar Amerika'da HAARP ve diger askeri tesislerin kumanda merkezlerinden yürütülüyordu. Bu arada Türkiye, Japonya ve benzeri deprem bölgelerinde sismik ag sebekeleri kurularak bu bölgelerin tektonik verileri saniyesi saniyesine devasa bilgisayarlarin kayitlarina gönderilmeye baslandi. Universiteler ile ortak projeler gelistirilerek yüzlerce bilim adamina Amerikada deprem konusunda arastirma yapma bursu verildi. Ancak projenin gizliligi esasti. Bu nedenle tüm iliskiler paravan arastirma kurumlarinca yürütüldü. Ancak zaman zaman bilgi sizintisina da olanak verilerek halkin bu konuda genel fikri olmasi istendi. 

Kobe'de ve daha baska yerlerde meydana gelen depremlerin arkasindaki gariplikler halkasi bu sekilde bazi çikar gruplarini, töre ve mafya örgütlerinin isi gibi gösterilmek istendi. Bundada büyük ölçüde basarili olundu. Ve gün geldi bu sistem Türkiye'de denenmek istendi. Bölge zaten bu amçla yillardir sismik espiyonaj altindaydi. Nitekim gelismeleri dikkatle takip edenler depremden hemen sonra milli istihbarat teskilatinin girisimleriyle türk telekomun Türkiyenin sismik bilgilerini pentegona ileten nato üssünün iletisimini nasil kestigini hatirliyacaklardir. 


Bu arada ilginç bir sey daha olmustu. Depremle ilgili haberler birbiri ardina gelirken, bir haber önce görünüp sonra kayboldu. 20 Agustos Cuma aksamı televizyonlar bir Israil uçaginin Ataköy açiklarinda denize düstügünü duyurdu. Ancak bir süre sonra haber kesildi ve uçagin akibeti ile ilgili bir daha haber alinamadi. Olaydan bir gün sonra Deniz Kuvvetlerinden bir dostum beni aradi ve bu olayda bir takim soru isaretleri bulundugunu, bu konunun perde arkasini arastirmami rica etti. Kisa süre sonra ulastigim bilgiler, gerçekten ilginçti.
Uçak, düstükten kisa süre sonra teknesiyle o sirada Ataköy açiklarinda olan balikçi Abdullah kaptan tarafindan kurtarilmisti. Abdullah Kaptan olayi su sekilde anlatmisti: "Uçagin düstügünü görünce derhal yardima gittik. Uçagin kanatlari yara almisti. Hemen uçagi bagladik ve Zeytinburnu limanina çektik. Tesekkür beklerken küfür yedik. Ne oldugunu bile anlamadik." Bu konu o gece o bölgede görev yapan Sahil Güvenlik 4. Botunun sorumluluk alanindaydi. 

Arastirmalar Sahil Güvenlik'in bu konuyla ilgilenmedigini ortaya çikardi. Olay yerine gelen televizyon ekipleri ise sasirtici bir sekilde çekim yapmaktan vazgeçmislerdi. Daha sonra uçagi Zeytinburnu'na yanastiran balikçi Abdullah Kaptan olayi Kumkapi'daki Gümrük muhafaza iletti. Kisa süre sonra tutanak tutuldu. Ancak Gümrük muhafaza da tutanak tuttuguna pisman oldu. Uçagin sahibi Israil asilli biriydi. O gece ne oldu ise bir türlü anlasilmadi. 

Deprem için 1900'lerin basindan beri Nicola Tesla adindaki Sirp asilli bilimadaminin bulusu olan "elektromanyetik endüksiyon teknigi" (Tesla Makinesi) kullanildi. Tesla makinesi'ni nasil çalistigi hala bir sir, ama Amerikalilar'in uzun zamandir bu makine üzerinde çalistiklari biliniyordu. Tesla, ilk olarak ilkel bir düzenek ile 1908 yilinda Sibirya'da Tsunga bölgesinde bir deney yapmis ve burada meydana gelen patlama sonrasi olusan çevre tahribati korkunç boyutlardaydi.
Hirosima'nin 40.000 katina yakin enerji açiga çikmisti. Patlamanin etkisi kilometrelerce kare alana yayilmisti. Ancak ortada en ufak bir krater veya metal kalintisi yoktu. Bu durumda bir göktasinin düsmüs olmasi ihtimali ortadan kalkiyordu. Bilimadamlari Tsunga'da ne oldugunu hala tam olarak çözmüs degillerdi. Ancak yillardir Avustralya'da karada, açik arazide ve Kaliforniya'da da suüstü ve sualti askeri tesislerde bu deprem (Tesla)makinesinin denenmekte oldugu da sir degil. 

Buradaki garip tabiat olaylari ve sik sik olan depremler ile bilgiler internetteki sitelerde bile yer almakta. Ancak baslangiçta askeri amaçli olarak gelistirilen bu acayip doga silahi daha sonra kaynak sorunuyla karsilasinca barisçi amaçlarla da kullanilacak sekilde adapte edildi. (Tipki atom bombasi ve TNT gibi.) Makinenin Kaliforniya'da San Andreas fay hattinda olacak muhtemel bir deprem öncesi kullanilmasi düsünüldü. Tesla makinesi sayesinde fay hattindaki enerji birikimi çok yüksek düzeylere çikmadan, gerilim daha küçükken,suni depremlerle desarj edilerek bosaltilacak ve böylece büyük deprem önlenecekti.
Ancak teorinin denenmesi ve deneylerle gelistirlmesi gerekliydi. Hata ve kusurlarin asgeriye indirilmesi sartti. Bunun içinde San Andreas fay hattina benzeyen fay hattiyla, çatal yapan fay gruplarina ihtiyaç duyuluyordu. Bu fay grubu ise Türkiye'deki Kuzey Anadolu fay hattiydi. Geometrisi ve jeolojik yapisi ayni San Andera karakterindeydi. Kuzey Anadolu fayi, tipa tip birbirine benziyordu. Bu fay üzerinde yapilacak bir ön desarj deneyi Californiya'daki gelecekte olacak depremler için çok sey ögretebilecekti. Amerika bu amaçla yillarca deney yapti; bu ve buna benzer deprem bölgelerinde. Pentegon açisindan da bulunmaz bir nimetti bu.
Bu suretle hem projeye masum bir kilif bulunuyor, hemde finansman için yeni kaynaklar saglaniyordu. Ancak yinede toplu imha silahi olma özelligi ile bu makine askeri nitelikteydi ve onunla ilgili hersey "Çok gizli" damgasini tasiyordu. Iste Amerikali'lar bu nedenle Izmit'teki fay hattindaki hareketleri ve enerji birikimini büyük bir gizlilik içinde, herkesten habersiz ama çok yakindan takip ettiler. MTA'nin ve diger jeolojik ölçüm kurumlarinin verilerini inceleyerek ve uzaydan bölgeyi izleyerek burayi adeta abluka altina aldilar. Son gerilimi de böylece çok önceden haber aldilar. Ancak ABD'nin bölge ile ilgili bu hareketliligi ne kadar gizli olursa olsun bazi kaynaklara sizmasini engelleyemedi. 

Tanığım soruyu tam yerinde soruyor işte sorusu; "Ancak her zaman aklıma takılan bir konuyu aktarmak istiyorum. 1999 Temmuzunun 24 ünde bizden bir grup arkadaş Çanakkale’ye gitti. Nostre Damus’un kahaneti dediler hatırlarsan. Oralarda deprem olacağından şüphe edilmişti. Hatta arkadaşlara sivil elbise giydirip resmi araçla gönderildiler. Bunada o zaman hiç anlam verememiştim" ve bu sorunun cevabı;Kanadali bir bilimadami her nasilsa bu gizli verilere ulasarak, bölgede bir deprem olacagini ve bunun için bölgenin takip altina alindigini anladi. Ve bunu kendi amaçlari dogrultusunda yaklasik 48 gün ve 240 km hata ile yayinladi.
Ancak ne bu bilimadamina, ne de yayinina daha sonra nedense kimse dikkat etmedi. Izlenen bu enerji birikimi bir süre sonra depreme neden olabilecek büyüklüge erisecek ve belkide Istanbul'u da tehdit edecek hale gelebilirdi. Bu noktada, Amerikalilar acaba konuyu Türk makamlarina haber vermislermiydi.? Ama o gece Gölcük'te askeri tesiste ve Marmara denizinde bu Tesla makinesi kurulmus ve çalismaya hazir hale getirilmisti bile. Türk makamlarina acaba bilgi verilmismiydi. Yoksa Türk makamlarina Istanbul'da olabilecek bir depremin basincini azaltacak bir askeri sistemi deneyeceklerini mi söylemislerdi.? Yoksa bunun rutin bir askeri durum oldugunu mu düsünüyorlardi.? 

Bu sorularin cevaplari hala bir sir. Gölcük Donanma Komutanligi'nda görevli asker, astsubay ve subaylar, Donanma karargahinda garip birseyler oldugunu farketmislerdi. Bu konuyla ilgili bilgiler de nasil olduysa yukarida ismini zikrettigimiz dergide yer almisti.

Peki Israil askerlerinin bu projedeki yeri neydi.? Israilli askerler ve üst düzey subaylar o gece Gölcük'te ne ariyorlardi.? 
Emekli Bir Subay tanığım anlatıyor; "Bu devir teslim töreni her yil yapilan rutin bir ulusal törendi. Uluslararasi bir kimligi yoktu. Ama Israil subaylari ve üst düzey yetkilileri oradaydilar.! Bunun nedenini simdi çok daha iyi kavrayabiliyoruz.
Onlar oradaki Tesla makinesini kurmak ve çalistirmak ve onun gizliligini korumak ve her ihtimale karsi bir seyler ters giderse onu imha etmek için oradaydilar. Bizimkilerin ise bir seyden haberi yoktu. Bize güvenende yoktu zaten. Is Israil'e ihale edilmisti. Ancak o gün nedense hiç kimse Israillilere, bugüne kadar hiç katilmadiklari bu devir teslim törenine neden katildiklarini sormadi. Ya saskinliktan yada telastan, enkaz altinda kaç Israil askerinin öldügü, kaçinin yaralandiginida soran olmadi.
O felakette kaç Israil askerinin öldügünü ne Genelkurmay yayinladi ne de Israil böyle bir bilgi açiklamak nezaketinde bulundu. Herkese verdikleri imaj ise oraya bize yardim için geldikleri seklindeydi. Hemen bir hastane kurdular. Yaralarimizi sarmaya yardimci olmak için daha sonra o bölgede bir yerlesim merkezi kuracaklarini açikladilar. Neden.? Esas amaçlari enkaz altindaki askerlerini ve önemli askeri malzemeyi çikararak götürmekti.
Gerisi paravan operasyondu. Bizde "Bak su Israil'e, helal olsun, hemen yardimimiza kostu." diyerek sevindik. Deprem neden gündüz bir saat'te degilde çok ilginç bir sekilde gece tam 03:02'de oldu.? Sanki 03:00 saati depremin baslamasi için özel olarak seçilen bir saat gibi. Böyle geç bir saatte olacaklari kimsenin görmesi olasi degil, gözlemci riski ise en az düzeyde. Tipki bir askeri operasyonda oldugu gibi sanki talimatlara saat tam 03:00 olarak giren baslangiç saatinde yesil isik yakilmis ve Tesla cehennem makinesi yer altindaki siginakta ve deniz altinda çalismaya baslamisti.
En geç 1-2 dakika içinde de gücü en üst düzeye ulasmis olacakti. Aynen de öyle oldu. Makine gürültüyle enerji toplamaya baslamisti. Bu sirada, Avusturalya'da ve okyanus'ta bu tür suni depremler öncesinde görülen elektrik bosalmasi, hava yarilmasindan olusan isiklar ve patlamalar olustu atmosferde. Ve arkasindanda makinenin bosalmasi ile birlikte yer yarildi ve olusturulan enerji dogaya aktarildi."

Tanıklardan biri soruyor "Kim olduğunu şimdi hatırlamıyorum bir kişi bize TÜPRAŞ Rafinesinin 9 şiddetindeki depreme dayanıklı olarak inşa edildiğini söylemişti. Biliyorsun orada sadece bir tank da yangın çıktı. Toplam 16 tankmı ne varmış orada diğerlerine bir şey olmadı. Madem orası 9 şiddetine dayanıklı yapıldı, 7,4 şiddetindeki depremde neden yıkıldı? Bu soruda sorulabilir sanırım".

Ancak hesapta doganin oyunu yoktu. Oluşan deprem hem beklenenden çok uzun süreli, hemde çok daha güçlü çikti. Bize büyüklüğü 7.4'e olarak yutturulan deprem tepe noktasına ulaştığında ulastiginda Amerika'da aletler 10.1'i gösteriyordu. (o güne ait kayıtlar önce bütün sitelerden silindi, sonra 6.7 gibi komik bir rakam ortaya çıktı, ama olayın büyüklüğü ile bağdaşmayınca pazarlık usulu 7.4 de karar kılındı, bu bilgi tam 10 gün sonra düzeltilmiş şekliyle web sayfalarında yer alacaktı, ilk andaki 10.1 lik "usgs" kayıtları silinecek ve herşey yeniden düzenlenecekti) Büyük bir patlama ile hersey kontrolden çikti. Tesla deprem makinesi, depremin enerji gerilimine dayanamayip parçalandi ve ortaya çikan güç yeraltinda muazzam bir patlamaya neden oldu.
Ve bu yeralti labaratuvarlarinin tam üstündeki, herseyden habersiz uyuyan yüzlerce askeri barindiran ve 8 siddetindeki depreme dahi dayanikli olmasi gereken askeri tesisler un-ufak olarak dagildi. Hesaplarda hata yapilmis, belkide fay hattinin tepkileri ve enerji dagilim degerleri yanlis hesaplanmisti. Her ne olduysa oldu ve doganin beklenmeyen bu tepkisi bütün çevreyi yerle bir etti. Bir önlem olarak tüm bölge ve hatta bütün Istanbul 4 saat süreyle bir haberlesme ablukasi altina alindi. Elektrikler kesildi ve telefonlar iptal edildi. Kimsenin birbiriyle haberlesmesi istenmiyordu. Cumhurbaskani dahi sabahleyin "benimde telefonlarim kesikti" seklinde garip bir açiklama yapacak ve bizde buna bir anlam veremeyecektik. Demirel tam bir saskinlik içindeydi.

Ne yapacaklarini bilemedikleri için ne Cumhurbaskani, ne de Basbakan saatlerce birsey diyemedi, demeç veremediler. "Üzgünüz" dahi diyemediler. Ancak sabah saat 09:00 sularinda televizyon ekranlarinin karsisina geçip halka üstün körü bir açiklama yapabildiler. Durum vahimdi. Hatta belkide Clinton dahi o anda konuya ilk kez vakif olan yardimcilarindan ve olaganüstü Milli Güvenlik konseyinden görüs aliyor ve Türkiye'ye nasil yardim edilecegini hesapliyordu. Hemen gerekli sihhi yardim ekipleri organize ediliyor ve bölgedeki tüm Amerikan askeri birlik ve filolarina Türkiye'ye dogru hareket emri veriliyordu.
Amerika diyetini Türkiye'ye tam destek vererek ödemeye çalisiyordu adeta. Bu arada devreye Avrupa ülkelerinin liderleri de giriyor ve belkide onlardan da Türkiye için sözler aliniyordu. Yunanistan bile harekete geçirilerek Türkiye'ye karsi olan hasmane tutumuna son vermesi saglaniyordu. Tüm Bati baskentleri hareket halindeydi, panik yoktu. Herşey kontrol ve koordinasyon altindaydi; bir tek Türkiye disinda. Bizde ise sanki bir emrivaki felakete karsi nasil tavir almalari gerektigine bir türlü karar verilemiyor; kararsizlik içinde bocalayarak büyük bir gizlilik içerisinde ne oldugunu anlamaya çalisiyorlardi.
Sabah saat 03:05 ile 06:30 arasinda Bati'da bu hareketlilik yasanirken bölgede de çok hizli ve çok gizli bir askeri hareketlilik hakimdi. Ancak herkes kendi derdine düsmüs oldugundan bu olaganüstü gizli operasyondan kimsenin haberi olmuyordu. Böylece bu isi planliyanlar, gecenin karanligindan da yararlanip denizaltindan parçalari yere vuran Tesla makinesinin kalintilarini toplayip, yeralti ve yerüstündeki tüm delilleri de yok ediyorlar ve hatta belkide insanlari canli canli gömerek tüm izleri yok etmeye çalisiyorlardi.
Ve bölgeye son hizla gelen Rus arastirma gemisi dahi sabah saat 06:30'da bölgeye vardiginda, havanin aydinlanmasiyla birlikte etrafa delil olabilecek tek bir cisim bile kalmamisti. Deniz altinda olusan radyasyon anlasilmasin, dibe çöken kalintilar arastirilmasin ve patlama sonucu meydana gelen denizalti krateri ve çukur ortaya çikarilmasin diye bu bölge derhal askeri karantinaya alinarak dalisa yasak bölge ilan ediliyordu. 

Bütün bu temizlikler yapildiktan sonra, Ecevit ve daha sonra da Demirel'in bölgeye gitmelerine izin veriliyordu. Onlarin dahi ne bölgeye uçuslarina, ne de telefon irtibati kurmalarina izin vardi. Sanki koskoca Istanbul ve kocaeli bölgesi uzaydan gelen yaratiklar tarafindan abluka altina alinmiscasina tam bir haberlesme karanligina sokulmustu.
Tek bir telefon dahi çalismiyor, elektrikler verilmiyordu. Ancak Ecevit ve Demirel, belki de olan biteni içlerine sindiremediklerinden olsa gerek, evleri kendilerine mezar olan binlerce insanimizin da acisiyla bir türlü rahat hareket edip halkla bütünlesemiyorlardi. CNN haber spikerinin "depremin ardinda PKK mi var?"
sorusuna, Ecevit ona "siz ne saçmaliyorsunuz, deprem ile PKK'nin ne alakasi var?" bile diyemiyordu. Sadece spikerle gözgöze gelmemeye dikkat ederek "sanmiyorum" gibi o günlerde bizi epeyce sasirtan bir ifade kullaniyordu.
(İnsan bu durumda şunu düşünüyor ''acaba haberleri varmıydı?'' Öyle ya Askeri bölgelerimizde kuş bile uçurtmayanlar nasıl oluyorda İsrail ve Amerikan Askerlerini; Uluslararası bir kimliği olmayan Devir Teslim Törenine çağırıyorlar ve orada bu makinaların kuruluşunu görmüyorlar. Eğer haberleri varsa ki umarım yoktur bu Projenin uygulanmasına izin verenler bu millete nasıl hesap verecekler. Tarih yargılamayacak mı onları)

Peki Amerika ne yapti sonra.? Hemen tüm imkanlarini Türkiye için seferber etmedimi.? Clinton Amerikan halkindan Türkiye'ye yardim etmelerini istemedimi? Kasim'da Türkiye'ye gelecegini ilan edip, Ecevit'in de bu arada Amerika'ya kendini ziyarete gelecegini haber vermedimi.? Ecevit belki de Amerika'ya bu felaketin ve binlerce sehidin diyetini konusmaya gidecekti. Nitekim gittide.
Ardindan Clinton Türkiye'ye gelerek deprem bölgesini ziyaret etti. ABD'nin bu asiri ilgisi sadece müttefik olmasiyla açiklanamazdi. Bu arada, acaba hükümet içinden sizan bazi bilgiler, bazi bakanlarin yabancilara karsi saldirgan tavir takinmalarina neden olmus olamazmı.? Ilk anda çok yadirgadigimiz Saglik Bakani Osman Durmus'un "yabancilara tek hasta bile vermem ve onlardan kan da almam" demesini şimdi yadirgayabiliyor musunuz.? ABD'nin saygin gazetelerinden New York Post'un haberine bir de bu gözle bakin: "Türk hükümeti, ABD'nin Deniz hastanelerini kullanmiyor.. Türkiye'deki siddetli depremde 27.200'den fazla kisi yaralandi.
Ancak yetkililer tarafindan dün yapilan açiklamada, depremin meydana geldigi tarihten itibaren geçen iki haftalik süre içinde ABD tarafindan gönderilen Deniz Kuvvetleri'ne ait üç adet yüzer hastanede henüz tek bir hastanin bile tedavi edilmedigi bildirildi. Türkiye'ye gönderilmis olan uluslararasi yardimin çogunun kullanilmamasi Ankara'daki hükümetin elestrilmesine neden oldu. Türkiye'de yayinlanan Radikal gazetesi dünkü sayisinda 750 ton yardim malzemesiyle yüklü bir Israil gemisinin üç gün süreyle gümrükte tutuldugunu yazdi. ABD gemilerinin Izmit'e varisindan önce Türkiye Saglik Bakani Osman Durmus'un bu gemilere ihtiyaç olmadigina iliskin sözlerine genis bir sekilde yer verildi. Ancak ABD Büyükelçiligi, aralarinda 600'den fazla yatak tasiyan Kearsarge adli geminin de bulundugu üç adet yüzer hastaneyle ilgili olarak bir uyusmazlik yasanmadigini bildirdi."

Ne ölenlerimiz geri gelir, ne de anilarimiz. Ancak Izmit'te, Gölcük'te, Yalova'da, Halidere'de, Avcilar'da, Bolu'da, Düzce'de ve daha nice yerlesim merkezlerinde enkaz altinda yasamlarini yitiren binlerce Ahmet Mehmet, Hatice, Ayse ve Ali'ye karsi bir vicdan borcumuzda mi olmayacak.? Onlar geride gözleri yasli onbinlerce sevenlerini, sicakliklarindan mahrum birakirken, sirf Kaliforniya'da Jony'ler, Susan'lar ve Alice'ler yasasin diye yasamdan çalindiklarini dünya bilmesin mi..?
             Sayfanın başına dön                          Ana sayfaya dön


 
BİYOMETRİK VERİ

Büyüyen Bir Teknoloji: 
Biyometrik
Nesneleri ve insanları tanıma öğrendiğimiz ilk becerilerden bir tanesidir: Hepimiz anne-babamızın sesini tanıma kabilyetiyle dünyaya geldik. Çok geçmeden diğer nesneleri ayırt etmeyi ve etiketlemeyi, yaşam boyu kullanılan bu beceriyi öğrendik.
Kişi tanıma aynı zamanda bir güvenlik aracı olarak da kullanılmaktadır. Hepimizin sürücü belgesi, sosyal sigorta numaraları, kişisel kimlik numaraları ve parolaları var. Bunların her biri kim olduğumuzu ve nereye erişim hakkımız olduğunu doğrulama şeklidir.
Ancak hiçbiri tam güvenliği garanti etmemektedir. Aslında gazetelerde kimlik hırsızlığı ile ilgili okuduklarımız giderek çok daha sık meydana gelen bir durumu teşkil ediyor. Ancak daha da endişelendirici olan, yetkili olmayan bir kişinin bir şirketin güvenlik sistemini ihlal edebilme ve şirket içi bilgisayar ağına erişim sağlama yeteneğidir.
 Dünyasına Giriş
Biyometrik, kendine özgü fiziksel veya biyolojik niteliklerine dayalı olarak insanların kimliğini tespit etmek için dijital teknolojiden faydalanma bilimidir. Bir güvenlik sisteminin birkaç tuş darbesi yerine fiziksel tabanlı hale getirilerek, sahtekarlık ve dolandırıcılık ihtimalleri büyük ölçüde azaltılmaktadır. Günümüzde bir insanın kimliğini kesin olarak tespit eden bu yöntem, hızla kabul gören ve teknik uzmanlar için kariyer fırsatları yaratan bir endüstri haline gelmiştir.
 
Kimse Bir Başkasına Benzemez
Basitçe belirtmek gerekirse biyometrik teknoloji, biyoloji yardımıyla bir insanın kimliğini tespit etme yeteneğidir. Biyometriğin birçok türü vardır, ancak bunlardan en yaygın olanları parmak izi, ses, yüz, retina ve iris taramasıdır. Örneğin başparmak izini taramak ve sonra da bu izi kesin eşini bulmak için depolanmış parmak izleri veri bankasıyla karşılaştırmak için bilgisayar donanım ve yazılım programları geliştirilmiştir. Yada algoritmalar kullanılarak bir ses, ses örnekleri bankası ile karşılaştırılabilir. Yüz tanıma ise gözler arasındaki mesafe gibi belli karakteristik özelliklerin ölçümüdür. Retina taramada bir insanın gözündeki damarların şeklini inceleyen bilgisayar kamerası bulunmaktadır.
Son olarak iris taramada kişinin gözbebeğinin çevresindeki renk örgüsüne odaklanılarak retina taramasından bir adım öteye gidilmiştir.
Peki ama parola gibi geleneksel metotlar varken neden bu ileri teknoloji tercih ediliyor? Bunun sebebi çok açık: doğruluğundan dolayı. Parolalar sadece bilen kişilerin sayısı kısıtlı olduğu sürece iyidir. Bir başka deyişle, parolanızı bir iş arkadaşınıza verirseniz, herhangi bir zarar gelmese bile güvenlik sisteminin gücü zayıflar. Halbuki biyometrikte sistemin temeli, eşinin bulunması hemen olanaksız olan fiziksel veya biyolojik bir faktördür. Örneğin, retina taraması 1985’ten bu yana kullanılmaktadır ve neredeyse yüzde 0 hata kabul oranına sahiptir. İki irisin aynı örüntüye sahip olma olasılığı 1078’de bir olduğu için iris taramasının doğruluğu daha da yüksektir. Ve bu örüntü tıpkı parmak izleri gibi yaşam boyu değişikliye uğramaz.  
 
Bu Derece Yüksek Bir Güvenliğe
 
Neden İhtiyaç Duyuluyor?
Biyometrik 1950’lerin sonu ve 1960’ların başında ilk kez keşfedildiğinde, temel amaç askeriye için mümkün olan en hatasız güvenlik sistemini sağlamaktı. Aslında ABD ordusu 30 yılı aşkı bir süredir biyometrik teknolojisinin bir numaralı müşterisi olmuştur. Teknolojiyi üreten şirketler çok geçmeden ticari uygulamalar açısından da potansiyeli fark etmiştir. En eski ve halen kullanılmakta olan ticari biyometrik uygulamalarından biri 1972’de Georgia Üniversitesi’nde yemek planında öğrencilerin kimliğini tespit etmek için el geometrisi kullanılarak başlatılmıştır.
Ancak, CardTech/SecurTech Kurucusu ve Başkanı Ben Miller’a göre ‘Ticari büyüme önemli ölçüde son beş yılda gerçekleştirilmiştir.’ Miller, özellikle son 20-25 yıldır şirketlerin bu teknoloji üzerine çalıştığını ve kapasitelerini arttırdıklarını söylüyor. Bilgisayar çipinin küçültülmesi gibi diğer bazı endüstrilerde yaşanan gelişmelerle birlikte, biyometrik sistemlerde de işleme hızı artmıştır. Günümüzde teknoloji giderek daha kapsamlı ve kullanıcı dostu bir hale geldikçe biyometrik teknolojisi geleneksel askeri alanın dışında da dalgalanmaya başlamıştır.
 
Önünü Açıyor
Son beş yılda biyometrik teknolojiyi ticari kullanım açısından daha çekici hale getiren nedir? Kesinlikle Internet. Miller ‘Yeni şirketlerin çoğunun pazara girmesini sağlayan tek uygulamanın Internet olduğunu söyleyebilirim’ diyor ve ekliyor: ‘Internet şirketlere elektronik olarak daha fazla iş yapma fırsatı vermektedir ki bu da daha fazla şirket bilgisinin elektronik ortama geçtiği anlamına gelmektedir. Bu noktada güvenliğe daha da fazla ihtiyaç vardır.’
Parolalar şirketlerin bilgisayar sistemlerine ve internete girişte ilk tercih edilen kullanım olmuştur ve hala da büyük ölçüde bu sistem kullanılır. Ancak, yetkili olmayan personelin şirket bilgilerine girebilme olasılığı arttıkça kurumlar daha hatasız güvenlik sistemleri aramaya başlamıştır.
New York’ta bir danışmanlık firması olan International Biometrik Group Kurucu Ortaklarından Raj Nanavati bu konuda şöyle bir açıklama getiriyor: ‘Şirketlerde biyometriğe karşı bir ilgi oluşmaya başladığını düşünüyorum. Bilgisayar ağına giriş yapmak için parmak izi kullanılması, sadece bir dizi komut yazmak kadar kolay bu işlemle, sistemin güvenliğini sağlamayı da basit hale getirecektir. Önümüzdeki yıllarda şirket içi amaçlar için biyometrikle ilgilenen çok sayıda kuruluş göreceğiz. Hala büyüme eğrisi üzerindeyiz ve geleneksel askeri ve mali kurumlar dışında da yeni segmentler ortaya çıkmaya devam ediyor.’
 
Biyometrik Alanı Genişliyor
ABD’de Göçmenlik ve Yurttaşlığa Kabul Hizmetleri, bankalar ve sağlık kuruluşları gibi biyometriği kullanmaya başlamış birçok endüstri vardır. Örneğin Göçmenlik ve Yurttaşlığa Kabul Hizmetleri sınır dışı ettiği yasadışı yabancıların parmak izlerini saklamakta, böylece bir kişinin yasal durumu daha etkili ve doğru bir şekilde kontrol edilebilmektedir.
Hastalarına mümkün olan en yüksek düzeyde gizlilik sağlamaya çalışan sağlık kuruluşları da biyometriğe başvurmuştur. Hasta kayıtlarına erişebilen kişilerin sayısını kısıtlamak isteyen hastaneler oturum açma anahtarı olarak parola girişi yerine biyometriği kullanmaktadır. Bir başka popüler biyometrik uygulaması zaman ve devamlılık üzerine odaklanmıştır.
Önceleri çalışanların işe girip çıkma süreleri manyetik şeritli kimlik kartının okutulması şeklinde gelişmiştir. Ancak Miller’a göre ‘Bu yöntem kişinin ne kadar çalıştığını kesin olarak hesaplamaz. Sadece kart okutma zamanları arasındaki süreyi ölçer. Bugün bir parmak izi uygulamasıyla, çalışanın işyerinde olduğu süreyi gerçekten ölçebilirsiniz çünkü onun yerine bir başkası bunu yapamaz.’
Biyometrik endüstrisinin bakışlarını çevirdiği bir sonraki pazar ise müşteri işlemleridir. Amerika’da kullanılmaya başlanan bu yöntemde, biyometrikler kart sahibinin kimliğini doğrulayarak bu işleme katkıda bulunmaktadır. Müşterinin kimliği: parmak izi, retina veya iris taraması ile doğrulanana kadar işlemin tamamlanması onaylanmayacaktır.
Bugün gelinen noktada biyometrik sistemler, taramalardan oluşan bir veri bankası ve yeni taramaların karşılaştırılacağı numunelerden faydalanma ve bunlar arasındaki eşleştirme sistemlerini aramaya başlamıştır.
Miller; bu sistemlerle elde edilen bilgilerin büyük bir veri bankasında değil de kart üzerinde saklanmaya başlayacağını düşünüyor ve daha küçük, kurumsal uygulamalarda bilgilerin akıllı kartlarda depolanacağını belirtiyor.
Endüstri gözlemcileri biyometrik alanının önümüzdeki yıllarda büyüme trendini devam ettireceğini, veriler önemli birer meta haline geldiği için biyometrik kullanımının faydalarının da büyük olacağına dikkat çekiyor. 
 
 
 
Tanınmaya hazırlanın !
Evlerimize hırsız giriyor, arabalarımız çalınıyor, imzalarımız taklit ediliyor... Kısacası birileri bizim yerimize geçiyor ve makineleri kandırıyor. Peki bunları nasıl engelleyebiliriz? Bir bilgisayara bizim "Doğru insan" olduğumuzu nasıl ispatlayabiliriz? İşte burada yepyeni bir sistem, biyometrik sistem, kendini gösteriyor. Artık kendimizi tanıtmak için kimlik kartlarına, şifrelere, pin kodlarına gerek yok. Biyolojik kodlar devrede! Bu yazımda sizlere kısaca biyometrik sistemlerin ne olduğundan ve günümüzde en çok ilgi çeken tarayıcılardan bahsedeceğim.
 
 
Biyometrik sistem nedir?
Biyometrik sistem, insanları kimlikleri yerine daha yerleşik ve dışsal özelliklerine göre tanımayı amaçlayan ve bu yönde çalışmalar yapan otomatik sistemlerin bütününe verilen addır. Retina tarayıcılar, parmak izi okuyucuları, ses algılayıcıları, imza tanıyıcılar, el geometrisi ve yüz tanıyıcılar bu bilim dalının ilgi alanlarından sadece birkaçıdır. Bir özelliğin biyometrik sistemler tarafından kullanılabilmesi için bazı kriterlere uyması gerekir. Örneğin: her insanda bulunması, insandan insana değişmesi, yaşlanma gibi koşullarda değişmezliği, kolay ölçülebilir olması vb. Elbette bu kriterlere uygunluk gözetilse bile bazı durumlarda bu sistem bize yanlış cevaplar verebilir. Bir kişinin parmak izinin bozulması, parmaktaki yüzük yerinin elin geometrisini bozması, yüzün gün ışığında ve loş ışıklarda farklı gözükmesi sistemin o insanı yanlış tanımasına neden olabilir. Ancak yine de bu sorunların hepsi teker teker aşılıyor ve bu teknoloji yaygınlaşıyor. Şimdi bunları teker teker inceleyelim. 
 
Parmak izi tarayıcılar
Bir parmak izi tarayıcı sistemin başlıca 2 görevi vardır. Birincisi kullanıcının parmak izini doğru biçimde alabilmesi ve ikincisi bu parmak izindeki girinti ve çıkıntıların önceden alınmış bir parmak izine uyup uymadığına karar vermesidir. Parmak izinin alınmasında bugün başlıca 2 teknoloji kullanılır. Bunlardan biri optik taramadır. Optik tarayıcının içinde tıpkı dijital kameralardaki gibi "Şarjla Yüklü Alet" (Charge Coupled Device-CCD) bulunur. Bu alet ışığı algılayabilen diyotlardan (photosites) oluşan, resmin bilgisini saklayan ve görüntüleyen ışık sensörlü çiptir. Aletin içindeki diyotların görevi ışık enerjisine karşılık elektrik sinyali üretmektir. Her bir diyot bir pikselin bilgisini kaydederken, bütünsel olarak parlak ve karanlık piksellerin tamamı bir resmi oluşturur. Benzer şekilde tarayıcı sisteminde bulunan analogtan dijitale çevirici alet (analog to digital converter) elektrik sinyallerini işleyerek resmin dijital görüntüsünü oluşturmuş olur. Bir parmak izinin resmi de bu şekilde alınır.

Cam bir yüzeyin üzerine konulan parmağın CCD kamerası tarafından resmi çekilir. Bu, genelde parmağın resminin tersini oluşturur. Yani koyu alanlar (çıkıntı) daha çok ışık yansıtırken, açık (girinti) alanlar daha az ışık yansıtır. Bu bilgiyi önceden kaydedilmiş bilgiyle karşılaştırmadan önce CCD resmin doğru alınıp alınmadığını kontrol etmek için "ortalama piksel koyuluğunu" (average pixel darkness) ölçer. Çok açık ya da çok koyu olması halinde çekilen resmi reddeder ve daha uygun ışıkla çekimi yineler. Bir diğer teknoloji ise "Kapasite tarayıcı"dır (Capacitance scanner). CCD'den farkı ise resmi çekerken ışık yerine elektrik kullanması ve elektrik sinyallerini işlemesidir. Çekim aşamasından sonra veri tabanı ile karşılaştırma sürecine geçilir.
 
Burada TV showlarında gösterildiği gibi analiz eden makine 2 resmi üst üste koyarak karşılaştırma yapmaz çünkü resimler tam anlamıyla net çekilemez ve zaten böyle bir yöntem üzerinde kısmen lekeli çıkan bazı resimlerde yanlış sonuçlar elde edilebilir. Ayrıca parmak izinin resminin tamamını işleme sokulması çok zaman alır. Bu sebeple bir çok tarayıcı sistem, resmin önemsiz olarak da düşünülebilecek belirli özelliklerini (minutiae) kullanır. Örneğin; yükseltilerin bittiği yerler ya da 2'ye ayrıldığı yerler (bifurcations) 2 parmak izini birbirinden ayıran başlıca özelliklerdir. Bunun gibi ayrıntıların konumları bir çizgi ile birleştirilince aynı şekillerin oluşması 2 parmak izi arasında benzerlik olduğunun kanıtıdır. Bütün ayrıntıları böyle incelemek yerine sistem birkaç benzer şekil bulmaya çalışır. Böylece işlem süresi kısalmış olur.
 
 
Retinal tarayıcılar
 
İnsan retinası, üzerinde birçok sinir hücresi bulunan ve çok kompleks yapıda olan ince kılcal damarlardan oluştuğu için her insan için özel ve ayırıcı bir yapıdadır. Hatta o kadar benzersizdir ki aynı yumurta ikizlerinin bile damar yapıları farklıdır. Yani hem insandan insana değişmesi hem de hayat boyu değişmez olması sebebiyle biyometrik yönden kullanılabilecek en uygun yapılardan biridir. 

Retina tarayıcılarda kızılötesi ışın kullanılır. İnsan gözü ışın gönderen yere odaklanınca düşük enerjili ışınlar gözün arkasında bulunan retinaya ulaşır. Koyu renkli damarlar daha fazla ışın emdikleri için onlardan yansıyan ışık da az yoğun olur. Tarayıcı bu ışınları 320 farklı noktada ölçerek bu bölgelere ışığın yoğunluğuna göre 0-4,095 arasında bir değer atar. Bilgiler 80 byte büyüklüğünde bir kod olarak bilgisayarda saklanır ve daha önceden alınan bilgiler ile karşılaştırılabilir.
 

Parmak izi tarayıcılarının kullanıldığından daha az bilgisayar belleği kullandığından ve resimlerin çok daha net alınabildiğinden dolayı daha kullanışlıdır. Ancak en büyük dezavantaj ise retinası taranacak kişinin tarayıcıya 5 cm uzaklıkta durması zorunluluğudur. Göz tarayıcılarının ATM de kullanılması bu sebeple pek olanaklı olmamaktadır. Bir diğer benzer yöntem ise iris taramasıdır. İris taraması daha uzaktan rahatlıkla yapılabilmektedir ve odaklanma gerektirmemektedir.
 
Yüz Tarayıcılar
 
İnsan yüzü her ne kadar birbirine benzer olsa da her yüzün kendine özgü bazı özellikleri bulunmaktadır. 2 yüzü birbirinden ayırmaya yarayan noktalara düğüm noktaları (nodal points) adı verilir. Mesela; 2 gözün birbirinden uzaklığı, burnun uzunluğu, göz çukurlarının derinliği ve elmacık kemiklerinin çıkıklığı yüz tarayıcıların odaklandığı yerlerdendir. 

3 boyutlu resim çekebilen tarayıcı yüzün kemiklerinin daha belirgin olduğu yerlere odaklanır. Böylece ışıktan etkilenmez ve kolayca yüzün profilini çıkarılabilir. Öncelikle yüzün bir fotoğrafı alınır ya da kameraya çekilerek 3 boyutlu görüntüsü elde edilir. Yüz algılandığı anda sistem başın pozisyonunu, büyüklüğünü ve duruşunu algılar. Daha sonra sistem girinti ve çıkıntılarını milimetreden daha ufak hassasiyetle ölçer. Yüzün taslağını hazırlayarak bu bilgiyi bilgisayar koduna dönüştürür. Eğer çekilen resim ve önceden alınan tüm resimler 3 boyutlu ise, karşılaştırma herhangi bir değişiklik yapılmadan başlar. Ancak 2 boyutlu resimler de veri tabanında mevcutsa bu sefer 3 boyutlu bir resmi 2 boyutlu bir resme çeviren algoritma kullanılır ve boyutlar arası aktarım gerçekleşir.
 

yüzümüzün haritası
düğüm noktaları ve yüz tanıma


Bazen yüz hakkında bu kadar bilgi de yeterli olmayabilir. Yeni teknolojiler yüz derisini de inceleyebilmektedir. Bu işleme yüzey dokusu analizi(Surface Texture Analysis) adı verilir ve bu analiz yüz tarayıcı sisteme benzer şekilde çalışır. Önce derinin bir fotoğrafı çekilir ve bu fotoğraf küçük parçalara ayrıştırılır. Sistem bu veriyi matematiksel verilere dönüştürmek için bazı algoritmalar kullanır. Bu algoritmalar sayesinde yüzün her çizgisi, gözeneği ve deri dokusu analiz edilerek sisteme aktarılır. Artık ikizleri ayırmada zorluk çeken yüz tarama yöntemine ek olarak deri taraması da kullanılmaya başlanmıştır ve doğru sonuca ulaşma olasılığı %20-25'e kadar artırılmıştır.
 

Bu işlem bittiğinde yüzün 3 farklı taslağı araştırma yapmak üzere oluşturulmuş olur. Vektör taslağı çok hızlı ve genel aramalar için, yerel özellik analizi(LFA) ilk aramadan sonra uyabilme ihtimali olan yüzler üzerinde derinlemesine araştırma yapar ve en detaylı arama olan yüzey doku analizi en son araştırmayı yaparak eşleşme varsa bulmayı sağlar. Doğru sonuç bulmayı engelleyecek parlak ışık, güneş gözlükleri, yüzün önüne gelen saç ve yüzün çok uzakta bulunması gibi sorunlar artık aşılabilmekte çeşitli programlar sayesinde resmin taslak hali elde edilebilmektedir. Eskiden sadece 2 boyutlu resimler alınıp bunların karşılaştırması yapılırken ve şimdi 3-boyutlu resimler alınarak daha doğru sonuçlar elde edilmektedir. 3 boyutlu resim alınabilmesi için 2 boyutlu resimdeki gibi yüzün kameraya odaklanması ve dengeli ışık almasına gerek yoktur.
 
 
Bu sistemin ne gibi faydaları vardır?
3 farklı sistemden söz edilebilir. "Kim olduğunu", "Neye sahip olduğunu" ve "Neyi bildiğini" ölçen sistemler. Neye sahip olduğumuzu ölçen sistemler bizden bir kimlik kartına ya da manyetik karta sahip olmamızı beklerler. Neyi bildiğimiz ölçenler bir şifreyi bilmemizi ne olduğumuzu ölçen sistemler ise fiziksel özelliklerimize bakarlar. Fiziksel sistemlerin diğer sistemlere göre daha üstün oldukları şu özelliklerden anlaşılabilir:
  • Fiziksel özellikleri taklit etmek kimlik kartlarına göre çok daha zordur.
  • Parmak izleri, yüz şekilleri ve retina tahmin edilemez.
  • Parmak izleri, retina ya da sesler diğer kartlar ve şifreler gibi unutulmaz ve kaybedilmez.
 
Nerelerde kullanılır?
 
Özellikle kalabalık insan toplulukları arasında kimlik belirlemek istendiğinde, hava alanlarından giriş yapan kişilerin suçlu ya da aranan kişilerin olup olmadığının belirlenmesinde yüz taraması kullanır. Yurt dışına çıkmak istediğimizde vize alırken hem parmak izimizi hem de fotoğrafımızı veririz ve bu fotoğraflar ile veritabanında suçlu olup olmadığımıza dair araştırma yapılır. Askeri alanlarda, okullarda veli ve öğrenci takibinde, çağrı merkezlerinde kimlik tanımlamada ve kiralık kasaların erişim kontrolü gibi birçok alanda bu sistemin kullanılması gündeme gelmektedir. Çok yakın zamanda bankalarda, ATM'lerde kartı kullanan kişinin gerçekten sahibi olup olmadığını da anlamak için de bu teknolojiden yararlanılacak ve hatta bir süre sonra kimlik taşımamıza gerek bile kalmayabilir. 
Elbette ki; bu sistemler de mükemmel değildir. Örneğin parmak izi fotoğrafları çeşitli sebeplerden eşleşmeyebilir ve parmağın kalıbının çıkarılması ile aldatılabilir. Bunun dışında fiziksel bilgilerin çalınması halinde bunları şifremiz gibi değiştiremeyiz. Sadece sahibi tarafından giriş yapılmasına izin veren banka hesapları bu sefer sahibine de erişim imkanı vermeyebilir. Tabi bunların da çözümleri teknoloji geliştikçe bulunmaktadır.

Bazı kötü yanlarına rağmen bu sistemler insanları tanımanın en güvenli ve en iyi yollarındandır. Yakın gelecekte de kimlikler ve kredi kartları yerine insanları daha güvenli tanıma biçimleri olan tarayıcılar günlük yaşamımızın birer parçası haline gelecektir.
 
Kaynaklar:

                                                     
Sayfanın başına dön                                   Ana sayfaya dön
 




 
DÜNYA'YI KORUYAN MANYETİK KALKAN: "MANYETOSFER"

  
 

    




Yıldızımız Güneş, Dünya'daki yaşamın vazgeçilmez unsuru. Ancak Güneş'in tüm ışınları da yararlı değil. Zira, Güneş, herhangi bir canlıyı çok kısa sürede öldürebilecek dozda, ışıma yapıyor. Ayrıca, saniyede 450 km hızla ilerleyen Güneş rüzgârıyla, çok sayıdayüklü parçacık, her yöne saçılıyor. Ancak Dünya'yı bu parçacıkların etkisinden koruyacak olan, bir kalkanımız var: 


Güneş; elektromanyetik ışımanın en uzun dalga boylu bölümünü oluşturan radyo dalgaları ile görünen ışık ve x ışını gibi ışınımın yanında; plazma olarak adlandırılan,elektronların ve iyonların (protonlar ve bazı daha ağır atom çekirdekleri) karışımından oluşan başka bir ışıma daha yapar. Sıcaklığı, 100.000 Kelvin'i bulanplazmanın kaynağı, Güneş'in atmosferi, yani taç katmanıdır. Plazmayı içerenGüneş rüzgârı, saniyede yaklaşık 450 km hızla, gezegenler arası ortamda ilerler.Güneş'ten en azından 70 astronomi birimi(*) uzaklara kadar ulaşabilir.

Güneş rüzgârı, Dünya'nın yörüngesine ulaştığında, sakin koşullarda, iyon ve elektronyoğunluğu, 1 cm3'e beş parçacık düşecek kadardır. Bu yoğunluk, Güneş'e olan uzaklığın karesiyle ters orantılıdır. Güneş'in etkinliğine bağlı olarak, bu yoğunluk belli dönemlerde artar, ya da azalır. Koruyucu kalkanlara sahip olsak bile, Güneş'ten gelenyüklü parçacıkların, yaşantımıza olumsuz etkileri vardır. Bu, özellikle elektronik aygıtların, yaşantımızın ayrılmaz birer parçası olduğu; uzay uçuşlarının gerçekleştirildiği, son birkaç on yılda belirginleşti. Güneş'in etkinliği, radyo ve televizyon yayınlarında parazitlere, bazı elektronik aygıtların bozulmasına; elektrik şebekelerinin aşırı yüklenerek işlemez hale gelmesine yol açabiliyor. Doğal olarak, Güneş rüzgârının, yörüngede dolanan uydular üzerinde etkisi, daha fazladır. Onların atmosfer gibi bir kalkanları da yoktur. 

Güneş rüzgarlarının dışında, süpernovalar gibi kısa sürede, çok yüksek enerjinin ortaya çıktığı patlamalarda da, çok yüksek enerjili parçacıklar, evrenin her yanına savrulur. Bu parçacıklar da, Güneş'ten gelen parçacıklar gibi, canlılar için ciddi birer tehdit oluşturur. Ancak, bu parçacıklar, yeryüzüne ulaştığında, Dünya atmosferindekigazla etkileşime girerek, enerjilerinin büyük bölümünü yitirir. 

1950'li yıllarda,
 Güneş'ten yeryüzüne ulaşan parçacıkların sayısında, dönemsel bir değişim olduğu anlaşıldı. Yaklaşık 11 yıllık bir döngüyle Güneş'in etkinliği değişiyor. Bu değişim, yükseklere çıkıldıkça, daha da belirgin oluyor. Atmosferin dışına çıkıldığında, çok daha belirgin oluyor. Atmosferin hemen üzerinde, etkinliğin en yüksek olduğu dönemde kozmik ışıma yoğunluğu, en düşük olduğu dönemdekinin iki katını aşıyor. Hatta, bu ışımanın yoğunluğu, Güneş parlaması sırasında, birkaç yüz katına çıkabiliyor.
GEZEGENLER VE MANYETİK ALANLARI

Güneş, enerjisini, çekirdeğindeki nükleer tepkimelerden sağlar. Bu enerjinin,Güneş'in iletken gaz yapısında oluşturduğu çalkantılar, güçlü bir manyetik alana sahip olmasına yol açar. 

Güneş'in yanı sıra, gezegenler, nükleer enerji kaynaklarına sahip olmadıkları halde,manyetik alana sahiptirler. Bu konuda birden fazla görüş vardır. Görüşlerden bir tanesi,Güneş Sistemi'nin oluşum aşamasına dayanıyor. Buna göre, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce, gezegenler soğuyup katılaşmadan önce, Güneş'in güçlü manyetik alanı, onları etkileyip, birer manyetik alana sahip olmalarına yol açmış olabilir. Böylece demir gibi bazı mineraller, ya da onları içeren moleküller, manyetik özellikler kazanabilir. Eğer, bir cismin içindeki bu mineraller ya da moleküllerin manyetik kutupları, aynı doğrultuda yerleşmişse, cisim bir mıknatıs olur. 

İkinci görüş ise,
 gezegenlerin, bir dinamo gibi davranarak, kendi manyetik alanlarınıoluşturdukları yönündedir. Bir dinamo için, bir manyetik alan ve bunun içinde elektriği iletebilen, dönen bir gövde gerekir. Nitekim, Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenler,(belki Venüs hariç) ve pek çok büyük uydu, bunu sağlayabilecek yeterli dönme hızına sahiptirler. Ayrıca, bu gökcisimlerinin çeşitli katmanları, elektriği iletiyor. Bu, Dünya gibi karasal gezegenlerde ve uydularda, kaya-demir karışımı ergimiş çekirdekle;Jüpiter ve Satürn'de, basınç ve sıcaklık altında metal özelliği kazanan hidrojenle; ya da Uranüs ve Neptün'de olduğu gibi, su, amonyak ve metan karışımı katmanlarlasağlanıyor.

Manyetik alana sahip, karasal gezegenlerin (Merkür, Venüs, Jüpiter'in uydusuGanymede) dinamoları, güçlerini, kütleçekimi, radyoaktif elementlerin bozunması ve bazı kimyasal tepkimelerden alıyor olabilir. Dev gezegenlerse, zaten içlerindeki sıcaklığı çok iyi korumuş olduklarından, içerideki çalkantı, yeterli gücü sağlıyor olabilir. Dinamoların nasıl çalıştığına dair oluşturulan kuramlar, genelde karmaşık. Bununla birlikte, 1955'te, Eugene Parker'ın ortaya attığı senaryo, daha anlaşılır nitelikte. Dönen bir sıvıda olduğu gibi, bir gezegenin içinde ergimiş halde bulunan madde dediferansiyel dönme yapar. Yani, merkezi dış katmanlara göre daha hızlı döner. Bu şekilde hareket eden iletken madde, çekirdekteki manyetik alanı güçlendirir. Eğer bu iletken katmanlar yeterince sıcaksa ve çalkantılıysa, bu da varolan manyetik alanıgüçlendirir. Böylece, bir gezegen dinamosu oluşur.

 
"MANYETİK ALAN KALKANI" NASIL OLUŞUYOR?





Manyetik alan, Dünya'nın akışkan olan Dış çekirdeğindeki konveksiyon (dolaşım) akımlarıyla oluşur. Dış çekirdekteki dolaşım, zaman içinde, Uyarıcı Dinamo Hareketidenilen, manyetik alanı meydana getirir.

Dünya'nın manyetik alanı, her ne kadar içine yerleştirilmiş, dev bir mıknatıs ile temsil edilebilir gibi görünse de, böyle bir şeyin gerçek olması mümkün görünmemektedir.Dünya, çekirdek kısmında, büyük demir rezervlerine sahiptir. Fakat çok yüksek sıcaklıklar, kalıcı mıknatıslığın oluşmasını engeller.

Dış çekirdekteki akışkan mağmanın hareketi, dış bir etki, ya da elektrik akımı olmadan nasıl oluşabilir? Bu soru halen cevapsızdır. Bu nedenledir ki, günümüzde yerin manyetik alanının oluşmasını, tutarlı biçimde açıklayan bir teori yoktur. Mevcut teoriler tatmin edici değildir.  

Bir
 gezegenin manyetik alanı, biraz daha karmaşık olabilmekle birlikte, basit bir çubuk mıknatısınkine benzetilir. Kuzey ve güney olarak adlandırılan iki kutbu vardır.Gezegenlerin manyetik kutupları, genellikle dönüş eksenine yakındır. Dünya'nınmanyetik kutbuyla kuzey kutbu arasında 11°, Jüpiter'inkilerde 10°, açı vardır.Satürn'ünkilerse hemen hemen çakışıktır. Uranüs ve Neptün, burada ötekilerden ayrılır. Eksenler arasındaki açı Uranüs'te 58,6°, Neptün'de 46°'dır. Manyetik alanların yönlerinin, neden dönüş eksenleriyle çakışmadığı meselesi de pek anlaşılmış değil. Üstelik, Merkür ve Dünya'nın manyetik alanları öteki gezegenlerinkiyle ters yöndedir.

 
 
MANYETİK KALKANLAR



Bizi Güneş'ten ve diğer yıldızlardan gelen zararlı ışınımdan koruyan en önemlikalkan, manyetik alandır. Manyetik alanın, gezegenin çevresinde oluşturduğu,doğal kalkana manyetosfer deniyor. Tüm gezegenler için, basit bir manyetosfertanımı:
"Bir gezegenin kendi manyetik alanının oluşturduğu, elektrik yüklü parçacıkları içeren katman" şeklinde yapılabilir. Manyetosferler, manyetik alanın yapısına bağlı olarak, yaklaşık küresel biçimdedir.

Manyetosferlerin, Güneş rüzgârıyla karşılaştığı yerlerde, yay biçiminde bir şok dalgası meydana gelir. Şok dalgalarının oluşabilmesi için, bir cismin, ona doğru gelen rüzgâr içinde yayılan dalgalardan daha hızlı ilerlemesi gerekir. Böylece, Güneş rüzgârı, karşısındaki manyetik kalkanı fark edemez. Fark edemeyeceği ve çevresinden akıp gidemediği için de onunla çarpışır. Şok dalgasını geçen plazma, manyetik alanınetkisiyle ve Güneş rüzgârının oluşturduğu basınçla, gezegenin arkasında, bir kuyrukoluşturur. Dünya'nın manyetik kuyruğunun uzunluğu, birkaç milyon kilometreyi bulabilmektedir. Ayrıca, plazmanın Dünya'ya en çok yaklaştığı yer, manyetosferin Güneş'e bakan yönüdür. Çünkü burada, Güneş rüzgârı manyetosfer üzerindebasınç oluşturur ve onu iter. Dünya'dan bu nokta, yaklaşık 64.000 km uzaklıktadır. Bu, kalınlığı ortalama 300 km olan atmosferle karşılaştırıldığında, çok yukarıda kalır. Birgezegenin manyetik alanı, ne kadar güçlüyse, manyetosfer de, o denli büyük olur.

Manyetik alanların, dolayısıyla da manyetosferlerin, biçimine baktığımızda,manyetik alan çizgilerinin, manyetik kutuplarda gezegenlere dik girdiğini görürüz. Bu, manyetik alanın yapısından kaynaklanır. Düzgün yapıdaki manyetik özelikler taşıyan tüm cisimler için geçerlidir. Manyetosferler, önemli miktarlarda plazma içerir. Kutuplarda bu plazma, kısmen de olsa gezegenle buluştuğundan, atmosferin üst kısımlarıyla etkileşime girer.

 
DÜNYA'NIN MANYETİK KALKANI "VAN ALLEN KUŞAKLARI"

Kutuplara yakın yerlerde gözlenen, kutup ışıkları, manyetik alanın vemanyetosferin varlığını gösteren,belirgin ipuçlarıdır. 1907'de, Carl Stormer adlı bilim adamı, elektrik yüklü parçacıkların, manyetik alan içinde hapsedilebileceğini göstermişti. Herhangi bir durgun manyetik alan içindeki parçacıkların üzerindeki kuvvetler, bu parçacıkların, manyetik alanın içinde, yay biçimli yollar izlemelerine yol açıyordu.  

1958 yılında, ilk uydulardan, Explorer 1 ve 3 uydularının, algılayıcılarıyla yapılan gözlemlerde, James Van Allen ve öğrencileri,
 Dünya'nın çevresini saran, elektrik yüklü bölgeyi, gözlemeyi başardılar. Daha sonraki gözlemlerde, parçacıkların temelde, iki ayrı bölgede yakalandığı keşfedildi. Bunlar, biri içte, biri de dışta Dünya'yı saran iki kuşaktayoğunlaşmıştı. Bu kuşaklara, Van Allen Radyasyon Kuşakları dendi.

Manyetik alandan oluşan manyetik alan çizgileri, Kuzey Kutbu'dan çıkar, dev yaylar halinde Dünya'nın çevresine yayılır ve Güney Kutbu'nda tekrar Dünya'ya girer. Allen Radyasyon Kuşakları'ndaki parçacıkların bir kaynağı da, kozmik parçacıkların veGüneş'ten gelen yüksek enerjili parçacıkların, atmosferin üst katmanlarından koparttığınötronlardır. Böylece, uzaya savrulan parçacıkların küçük bir bölümü, elektronlarave protonlara ayrışır. Bu parçacıkları, manyetik alan hemen yakalar. Parçacıklarınmanyetosferde ne kadar kalacakları, bulundukları bölgedeki manyetik alanın kuvvetine bağlıdır. Manyetik alan kuvveti, Dünya'ya yakınlaştıkça artar.

Manyetosfer, manyetik alan çizgileri, boyunca ilerler. Alan çizgilerinin atmosferegirdiği yerlerde, yani kutup bölgelerinde, yüklü parçacıklar, atmosferin üst katmanlarında, atmosferdeki gazlarla etkileşime girer. Bu bölgelerde, kutup ışıklarının gözlenmesinin nedeni budur. Manyetik alanın, Güneş rüzgarıylakarşılaştığı yerde, yay biçiminde bir şok dalgası oluşur. Yüklü parçacıkların bir bölümümanyetik alan içinde yakalanırken, bir bölümü de bir uçağın çevresinden akıp giden hava gibi, manyetosferin çevresinden akar. Bunun sonucunda, Gezegen'in arkasında, uzunluğu birkaç milyon km.yi bulabilen bir kuyruk oluşur.



    



 
 
SONUÇ
Özetle, Güneş'ten ve uzaydan, Dünyamıza gelen öldürücü kozmik ışınlar,Dünya'nın etrafındaki bu koruyucu kalkanı geçemezler. Dünyanın onbinlerce kilometre uzağında, manyetik halkalar çizen Van Allen kuşakları, Dünyayı, bu öldürücü enerjiden korumaktadır. Güneş plazma bulutlarının, Hiroşima'ya atılan atom bombasının 100 milyar katına eş değer olduğu hesaplanmıştır.

Van Allen kuşakları gibi, Dünya Atmosferi de, Dünya'yı, uzayın öldürücü etkilerinden korumaktadır. Bir taraftan meteorlardan korurken, diğer yandanDünya'nın ısısının ayarlanmasına yardımcı olur ve bizi dondurucu soğuktan korur. Yineatmosfer, bir taraftan ozon tabakasıyla, zararlı ışınları süzerken; diğer taraftan zararsız ışınlara, radyo dalgalarına, görünür ışığa ve belli oranda ultraviyole ışınlarına izin verir. Böylece, bitkilerin fotosentez yapmaları, tüm canlıların yaşamlarını sürdürmeleri veGezegenimizde hayatın devam etmesini sağlamış olur. Sonuçta, Dünya'nın üzerinde, kendisini sarıp kuşatan ve dış tehlikelerden koruyan mükemmel bir sistem vardır.
(*) 1 astronomi birimi: 150 milyon km olan, Dünya-Güneş uzaklığıdır.
 
Kaynak:1) Bilim ve Teknik, Mart 2000, Haziran 2004.
..........2) Temel Britannica, C.18.
..........3) Büyük Larousse, C.15.

                                                  Sayfanın başına dön                                   Ana sayfaya dön




Einstein'in Özel Görelilik Kuramı! (İzafiyet Teorisi)

     
Bir çoğunuz duymuşsunuzdur meşhur izafiyet teorisini.Ama birçoğumuzda tam olarak ne olduğunu bilmeyiz...

Öncelikle bilim kitaplarında %99 oranında ispatlanmış bir teori olduğunu unutmayın.

Einstein 1915 yılında newtonun zaman her yerde aynıdır teorisine karşılık özel görelilik kuramını gelliştirmiştir.

Bu teori özetle şunu anlatmaktadır.Işık hızı saniyede yaklaşık 300,000 km dir.vede herkese göre SABİTTİR.(bu noktaya dikkat)

Bunu şöyle açıklayabiliriz; 150 km hızla giden bir arabada olduğunuzu düşünün.Eğer yanınızdan 100 km hızla bir araba geçiyorsa siz onu 100 ile değil 50 km ile gidiyormuş gibi görürsünüz.Eğer o arabada 150 km ile gidiyor ise arabanın hiç gitmediğini durduğunu görürsünüz...İşte tam bu noktada ZAMANIN GÖRELİLİĞİ kuramı ortaya çıkıyor.Buna göre siz arabanın içindeyken arabaya göre dışardaki bir insan ise dışarıya göre zamanı yorumluyor.

Buraya kadar her şey normal...Peki ilginç olan kısım ne http://smilies.webme.com/smiles/huh.gif

Evet işin ilginç ve teorinin ortaya çıkmasına sebep olan şey ışık hızı.Yine aynı örneği vermek gerekirse ;

Eğer siz 100 km değilde ışık hızına yakın bir hızda giden , söz gelimi 290,000 km hızla giden bir uzay aracındasınız...Ve sizin yanınızdan da bir ışık ışını geçiyor.Normal olarak sizin ışığı (ışık hızı=300,000 km) 300,000 - 290,000 = 10,000 km hızla geçiyrmuş gibi görmeniz gerekir...Y ada 299,999 km hızla gittiğinizi düşünün ışığın yanınızdan geçerken adeta duruyormuş gibi görmeniz gerekir.
 
Fakat böyle olmuyor ve ışık ne olursa OLSUN sizden yine sabit 300,000 km hızla uzaklaşıyor...YANİ IŞIĞIN PEŞİNDEN NE KADAR HIZLI KOŞARSAN KOŞ IŞIK YİNE DE SENDEN AYNI HIZLA UZAKLAŞIYOR...

İşte bu noktada Albert Einstein böyle bir şeyin olabilmesini ancak bir şekilde açıklanabileceğini söylüyor.EĞER HAREKET EDEN ARABADA Kİ ( UZAY ARACINDAKİ) SAATLER DAHA YAVAŞ İLERLERSE IŞIĞIN BİZİ HER ŞEKİLDE 300,000 km ile geçmesi mümkün !!!

YANİ HAREKET EDEN CİSİMLERDE ZAMAN DAHA AZ YAVAŞLAR...Daha açık bir tabirle daha az yaşlanırız.

BU kuram yapılan bir çok deneyle ıspatlanmıştır.Zaten bu yüzden %99 oranında ıspatlandığı yazılır.Öyle ki ; Aynı noktada bir kulede ,kulenin altına ve kulenin üstüne iki tane atom saati yerleştirilmiştir.(Kulenin üstünde hız daha fazladır çizgizel hızdan dolayı) Bir müüddet sonra saatlerinin ikisinide aynı anda bakıldığında yukardaki yani daha hızlı hareket eden saatin birazcık geride olduğu saptanmıştır...

Zamandaki yavaşlama sabit hızla düzgün doğrusal hızla hareket eden cisimler için geçerlidir.Ayrıca bu çok ufak bir yavaşlamadır.Öyleki IŞIK HIZININ İKİ KATI HIZDA 1 sene boyunca hiç durmadan ilerlerseniz saat sadece saniyenin onbinde biri kadar geri kalıyor( ama sonuçta geri kalıyor)

Peki ya gün geldiğinde insanlar ışık hızında ya da ışık hızına yakın hızlarda seyahat edebileceklerinde ne olacak?

Not= Einsteine göre bu imkansızdır.E=mcformülüne göre hareket eden cisimler enerji kazanır ve kütlesi artar.Işık hızına erişmek içinse sonsuz bir kütle gerekir ki bu imkansızdır...

AMA ; diyelim ki gelişen teknoloji ile kademeli olarak değil de bir anlık ışık hızına erişebilmek ya da ona yakın hızlara erişebilmek mümkün olursa ne olacak ?

Öyle ki ışık hızında zaman yarı yarıya daha yavaş ilerler.Yani size göre geçen 8 saat ışık hızınla giden bir cisim için 4 saattir.

Öleyse ışık hızınla giden bir cisim geleceğe msj yollayabilir mi?öyleki eğer ışık hızına yakın hızla giden birine bir mesaj yolladığınızda size göre geçen zamanın yarısı kadar süreyi yaşayan biri siz ona mesajı attığınızda o zaten o mesajı saatler öncesinde almış olacak ve belkide siz mesajı yollamadan size o mesajın cevabını yazabilecek...

Tabi ki bu bir varsayımdır.Ancak ışık hızına yaklaşabildiğinde bu gerçekleşebilir ki ses hızını bile zor geçiyoruz şu anda.

Özetle bu kuram NEWTONUN ZAMAN HER YERDE AYNIDIR TEORİMİNİ ÇÜRÜTMÜŞTÜR.Ve de dünyada bilim adına yepyeni bir sayfa açmıştır.

Daha derinlerine inerseniz ne kadar muhteşem bir teori ile karşı karşıya olduğumuzu anlar ve hissedebilirsiniz...



ÜNLÜ ALMAN FİZİKÇİ ALBERT EİNSTEİN`IN İZAFİYET TEORİSİ  [ZAMANIN GÖRELELİK KURAMI]

  


      
İZAFİYET TEORİSİ Özel Görelilik Kuramı (İzafiyet teorisi), Albert Einstein tarafından 1905'te Annalen der Physik dergisinde, "Hareketli cisimlerin elektrodinamiği üzerine" adlı 2. makalesinde açıklanmış ve ardından 5. makalesi "Bir cismin atıllığı enerji içeriği ile bağlantılı olabilir mi?" başlıklı makalesiyle pekiştirilmiştir.

Göreliliğin Özel Teoremi 1905 yılında Albert Einstein tarafından "Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği Üzerine" isimli yayınında ortaya atılmıştır.Teoreme göre, bütün var*lıklar ve varlığın fiziki olayları izafidir. Zaman, mekan, hareket, birbirlerinden bağımsız değildirler. Aksine bunların hepsi birbirine bağlı izafi olaylardır. Cisim zamanla, zaman cisimle, mekan hare*ketle, hareket mekanla ve dolayısıyla hepsi birbiriyle bağımlıdır. Bunlardan hiçbiri müstakil değildir, Kendisi bu konuda şöyle demektedir:
 
 
"Zaman ancak hareketle, cisim hareketle, hareket cisimle vardır. O halde; cisim, hareket ve zamandan birinin diğerine bir önceliği yoktur. Galileo'nin Görelilik Prensibi, zamanla değişmeyen hareketin göreceli olduğunu; mutlak ve tam olarak tanımlanmış bir hareketsiz halinin olamayacağını önermekteydi. Galileo'nin ortaya attığı fikre göre; dış gözlemci tarafından hareket ettiği söylenen bir gemi üzerindeki bir kimse geminin hareketsiz olduğunu söyleyebilir. Einstein'ın teorisi, Galileo'nin Görelilik Prensibi ile doğrusal ve değişmeyen hareketinin durumu ne olursa olsun tüm gözlemcilerin ışığın hızını her zaman aynı büyüklükte ölçeceği önermesini birleştirir.
 
Bu teorem sezgisel olarak algılanamayacak, ancak deneysel olarak kanıtlanmış birçok ilginç sonuca varmamızı sağlar. Özel görelilik teoremi, uzaklığın ve zamanın gözlemciye bağlı olarak değişebileceğini ifade ederek Newton'ın mutlak uzay zaman kavramını anlamsızlaştırır. Uzay ve zaman gözlemciye bağlı olarak farklı algılanabilir. Bu teorem, madde ile enerjinin ünlü E=mc² formülü ile birbirine bağlı olduğunu da gösterir (c ışık hızıdır). Özel görelilik teoremi, tüm hızların ışık hızına oranla çok küçük olduğu uygulama alanlarında Newton mekaniği ile aynı sonuçları verir.
Teoremin özel ifadesiyle anılmasının nedeni, görelilik ilkesinin yalnızca eylemsiz gözlem çerçevesine uygulanış şekli olmasından kaynaklanır. Einstein tüm gözlem çerçevelerine uygulanan ve yerçekimi kuvvetinin etkisinin de hesaba katıldığı Genel Görelilik Teoremini geliştirmiştir. Özel Görelilik yerçekim kuvvetini hesaba katmaz ancak ivmeli gözlemcilerin durumunu da inceler.

Özel Görelilik, günlük yaşamımızda mutlak olarak algıladığımız, zaman gibi kavramların göreli olduğunu söylemesinin yanı sıra, sezgizel olarak göreceli olduğunu düşündüğümüz kavramların ise mutlak olduğunu ifade eder. Birbirlerine göre hareketi nasıl olursa olsun tüm gözlemciler için ışığın hızının aynı olduğunu söyler. Özel Görelilik, c katsayısının sadece belli bir doğa olayının -ışık- hızı olmasının çok ötesinde, uzay ile zamanın birbiriyle ilişkisinin temel özelliği olduğunu ortaya çıkarmıştır. Özel Görelilik ayrıca hiçbir maddenin ışığın hızına ulaşacak şekilde hızlandırılamayacağını söyler.

Galilei'ye göre sabit hızla giden bir gözlemci veya sabit duran gözlemci aynı fiziksel yasaları kullanmalıdır. Örneğin sabit hızla giden bir gemide yukarı doğru bir taş atarsanız aynı yere düşecektir - sabit durduğunuzda olduğu gibi. Bu anlayış Newton fiziğinde formülasyona dökülmüştür. Sabit hızla giden bir cisim veya sabit duran bir cisim için geçerli olan Newton denklemlerinin şekli aynıdır. Burada şunu belirtmekte fayda var. Sabit hızla giden bir cisim gözlemciye göre tanımlanmaktadır. Eğer bir cisimle beraber aynı sabit hızla gidiyorsanız sizin için cisim hareketsiz görünecektir.
 
Fakat dışarıdan bakan bir gözlemci için cisim hareketli kabul edilir. Görelilik kelimesi burada ortaya çıkmaktadır. Bizim gözlemlediğimiz hızlar mutlak değildir. Ancak gözlemciye göre tanımlanmaktadır. Ama gözlemlenen olay için geçerli olan yasaların şekli aynıdır.
Sabit hızla giden (ivmelenmeyen) referans sistemlerine eylemsiz referans sistemi denir. Bu kavramın özel görelilik kuramında çok önemli bir yeri vardır. Özel görelilik kuramına göre hiç bir eylemsiz referans sisteminin bir diğerine bir üstünlüğü yoktur ve hepsinde yapılan gözlemler aynı derecede geçerlidir.
 
Düzgün-doğrusal hareketli cisimlerin elektrodinamiğinde Einstein şunları keşfetmişti:
  • Bizler 3 uzay ve 1 zaman boyutunun meydana getirdiği, 4 boyutlu uzay-zaman evreninde yaşıyoruz.
  • Zaman boyutu ve akışı, hareketli cisimlerin hızına bağlıdır.
  • Kütle, hareketli cisimlerin hızına bağlıdır.
  • Cismin hareket doğrultusundaki boyu, cismin hızına bağlıdır.
  • 4 boyutlu evrende "aynı anda olma" kavramı da mutlak değildir, görelidir, yani aynı andalık gözlemciden gözlemciye değişir.
  • Farklı hızda hareket eden cisimlerin uzay-zaman referansları birbirinden farklıdır.
  • Işık hızı evrendeki üst hız limitidir.
Özel görelilik kuramının gücü ve sağlamlığının en önemli nedeni,sadece iki kabullenim (postulate)üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Bu kabullenimler:
  • Fizik yasaları evrenin her yerinde ve bütün eylemsiz referans sistemlerinde aynı şekilde işler.(Bu kabüllenim evrensel bir referans sitemin yokluğundan kaynaklanmaktadır.Eğer fizik yasaları birbirine göre bağıl harekette bulunan farklı gözlemcilere göre farklı olsalardı ;gözlemciler,bu farklılıkları kullanarak uzayda hangisinin "durgun",hangisinin "hareketli" olduklarını bulabilirlerdi.Fakat böyle bir farklılık yoktur ve görelilik ilkesi bu gerçeğin ifadesidir.)
  • Işığın hızı, bütün eylemsiz referans sistemlerinde aynı ve sabittir.
Kuramın temel aldığı bu iki kabullenimden biri çürütülemediği sürece kuram doğruluğunu koruyacaktır.
Özel görelilik, kendi zamanı için inanılması güç pek çok öngörülerde bulunmuştur, bunlardan en önemlileri:
  • Cisimler hızlandıkça zaman cisim için daha yavaş akmaya başlayacaktır, ışık hızına ulaşıldığında zaman durmalıdır.
  • Cisimler hızlandıkça kinetik enerjilerinin bir kısmı kütleye dönuşür, durağan kütleye sahip cisimler hiçbir zaman ışık hızına erişemeyeceklerdir.
  • Cisimler hızlandıkça hareket doğrultusundaki boyları kısalmaya uğrayacaktır.
Özel görelilik, mantığımıza ve sağ duyumuza aykırı bir evren tanımladığından bilimciler 100 yılı aşkın bir süredir bunun doğruluğunu gözleri ile görmek ve bir açık bulmak umudu ile deneyler yapıp durmaktadırlar. Bu öngörülerin pek çoğu 1905'ten günümüze dek defalarca denenmiş ve doğru çıkmıştır:
  • İçlerinde çok hassas atom saatleri taşıyan uçaklar değişik yönlere doğru değişik hızlarla hareket ettirilmiş ve saatlerin kuramın hesaplarına yeterince uygun olarak yavaşladığı/hızlandığı gözlenmiştir.
  • Zamandaki yavaşlamanın sadece saatte meydana gelmediğini, gerçekte yaşandığının kanıtı ilk olarak nötrino ve mü-mezon deneylerinde ortaya çıkmıştır. Güneşten dünyamıza gelen nötrino ve müonların ışık hızına çok yaklaştıkları (%99.5) için ömürlerinin (yaşam sürelerinin) Dünya'da üretilen durağan olanlara göre çok daha uzun olduğu görülmektedir.
Parçacık hızlandırıcılarındaki hızlandırma deneylerinde bugüne kadar kütlesi olan hiçbir cisim, atom veya elektron, ışık hızına çıkarılamamıştır. Hız arttıkça kütlesi de arttığı için ivmelendirilmesi zorlaşmaktadır.
Sayfanın Başına Dön                        Ana Sayfaya Dön
 


 
  Bugün 7 ziyaretçi (18 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=