Bilinmesi Gerekenler
  TARİH
 

 

  1-  
Yunan alfabesi neyi anlatıyor...
  2-   
Mu Kıtası...
  3-  
Atatürk ve Mu...
 



 


 Eski Uygarlıklar Yunan alfabesi neyi anlatıyor (Maya dilindeki karşılıkları)

 
 Grek alfabesinde de harfler bir mânâ ifade etmez” 1800’lü yıllarda MAYALAR üzerine araştırma yapan,  ve efsanevî MU kıtasıyla ilgili tespitler yapan James Churc şöyle diyordu;

- “MAYALAR ın çok yüksek bir medeniyeti vardı. Dünyanın hemen her tarafında kolonileri vardı. MISIR, ÇİN, HİNDİSTAN ve YUNANİSTAN üzerinde büyük tesirleri olmuştur...”

MAYALAR, YUNANİSTAN’ı işgal etmeye çalışmışlar, Yunanlar da onları yenerek MU kıtasına kadar takip etmişlerdi.

“O sırada MU kıtası batmış ve MAYALAR binlerce askerini kaybetmiştir. Bu yüzden felâketin MAYACA hikâyesini yazmışlardır. M.Ö. 403 yılında gramer ustaları GREK alfabesini tekrar düzenlerken bu destandan yararlanmışlardır.
Bu yüzdendir ki, GREK alfabesinde aynı değerde olan harfler değişik yerlerde görülür. Bu konuda 1882 yılında “Revista” ve “Manida” gazetelerinde bununla ilgili bir yazı çıkmıştır.”

Yazara göre GREK alfabesinin sırası MAYA dilinde bu felâketi şöyle anlatmaktaydı( Harflerin MAYACA karşılıkları ve İngilizce tercümesi aynen yazarın belirttiği gibi verilecek, sonra destan TÜRKÇE olarak toplu halde nakledilecektir):

 ALPHA = AL (heavy) PAA (break) HA (water)
 BETA = BE (walk) TA (place)
 GAMMA = KAM (receive) MA (earth)
 DELTA = TEL (depth, bottom) TA (where)
 EPSİLON = EP (obstruct) ZİL (make edge) ON-OM (whirlpool, to whirl)
 ZETA = ZE (strike) TA (place, ground)
 ETA = ET (with) HA (water)
 THETA = THETHEAH (extend) HA (water)
 IOTA = IO (all that exists and moves) TA (earth)
 KAPPA = KA (sediment) PAA (break, open)
 LAMBDA = LAM (submerge) BE (go, walk) TA (where, place)
 MU = MU (MU kıtası)
 Nİ = Nİ (point, summit)
 Xİ = Xİ (rise over, appear over)
 OMİKRON = OM (whirlpool, whirl) İK (wind) LE (place) ON (circular)
 Pİ = Pİ (to place little by little)
 RHO = la (until) HO (come)
 SİGMA = Zİ (cold) İK (wind) MA (before)
 TAU = TA (where) U (basin, valley)
 UPSİLON = U (abyss) PA (tank) Zİ (cold, frozen) LE (place) ON (circular)
 PHİ = PE (come from) Hİ (clay)
 CHİ = CHİ (mouth, aperture)
 PSİ = PE (come out) Zİ (vapor)
 OMEGA = O (there) MOK (whirl) KA (sediment)

- “Heavily break (the) waters extending (over the) plains. (They) cover (the) land (in) low places. Where (there are) obstructions, shores form and whirlpools strike (the) earth with water. (The) water spreads (on) all that lives and moves. Sediments give way. Submerged in (the) land (of) MU. The peaks (only) appear above (the water). Whirlwinds blow around little by little, until comes cold air. Before where (existed) valleys, (now) abysses, frozen tanks. In circular places clay form. A mouth opens, vapors come forth and (volcanic) sediments.
 “

- “Kopup gelen güçlü sular ovalara yayıldı. Alçak yerlerdeki araziyi kapladı. Bir engelle karşılaştığında sahiller oluştu. Girdaplar yeryüzüne çarptı (ve yuttu). Sular yaşayan ve hareket eden her şeyi örttü. (Suların oluşturduğu) toprak birikintileri çöktü ve (koca) MU kıtası (sulara) gömüldü. Sadece yüksek tepeler (suyun üzerinde) kaldı. Hortumlar esti (durdu) ta ki soğuk hava gelinceye kadar. Eskiden vadilerin bulunduğu yerlerde (şimdi) cehennem (çukurları), donmuş (su) kütleleri (var). Yuvarlak (düz) yerlerde kil (tabakaları) oluştu. (Sanki yerde) bir ağız açıldı, dışarıya buhar (ve duman) fışkırdı, ve (volkanik) kalıntılar (oluştu).”


[ Al:
ağır şiddetli, paa: zorla girmek, ha: su / be: yürümek, ta: düzlük, yer, zemin / kam: mağruz kalmak, ma: anne, dünya / tel: dip, alt, ta: bulunduğu yer / ep: engel, zil: sınır oluşturma, onom: büyük fırtına, hortum../ ze: çarpak, vurmak, ta: bulunduğu yer / et: birlikte, ha: su / thetheah: kaplamak, ha: su / ıo: canlı, ta: bulunduğu yer / ka: çökelti, tortu, paa: zorla girmek, hücum etmek / lam: batmak, be: yürümek, ta: bulunduğu yer / mu: MU

buraya kadarını hikaye haline getirelim: Şiddetle hücum eden sular, dağılır düzlüklere, alçak yerlere... Engel çıkaran yüksekliklerde çarparak dalgalar büyük hortum ve fırtınalarla birlikte yine sular arka arkaya, kaplar bulunduğu her yeri. Sular örter üzerini canlıların bulunduğu yerleri. BATAR MU'NUN TOPRAKLARI....(devam ediyor)]

Sayfanın başına dön                             Ana sayfaya dön





   MU KITASI
 





MU UYGARLIĞI VE NAACALLER


Batık Mu kıtası ve Mu uygarlığı hakkındaki bilgilerin çok büyük bir bölümü, 19. yüzyılda yaşamış olan İngiliz araştırmacı James Churchward'ın incelemeleri neticesinde gün yüzüne çıkmıştır. İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay olan Churchward, 1880'li yıllarda Hindistan ve Tibet'te görevle bulunduğu sıralarda bu kıta hakındaki ilk bilgilen edinmiş, emekliliğinden sonra da Orta Amerika'da araştırmalarını tamamlayarak bu batık uygarlık hakkında beş eser yazmıştır.

Churcward'ın kaynakları, Batı Tibet'te bir mabette, bu mabedin başrahibi tarafından kendisine verilen "Naacal Tabletleri" ile, Amerikalı Jeolog William Niven'in 1921-23 yılları arasında Meksika'da ortaya çıkardığı tabletler olmuştur. (1)

Bilim dünyası, gerek Churchward'ın ortaya çıkardığı Mu uygarlığının, gerekse bir diğer batık kıta olan Atlantis'in varlıklarını kuşkuyla karşılamaktadır. Ancak yine bilim dünyası, bu iki kıtanın battığı öne sürülen tarih olan 12 bin yıl önce dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşandığını onaylamaktadır. Kaldı ki, dünyanın hemen her yerindeki kavim ve milletlerin tufan efsaneleri de, büyük bir felaketin yaşandığını doğrulamaktadır ve bilim dünyası ister kabul etsin, ister etmesin, Mısır, Maya kalıntıları, Paskalya adası uygarlığı gibi bugün nasıl ortaya çıktıkları izah edilemeyen birçok eser bu batık kıta uygarlıklarının varlığı ile mantıklı izahlara kavuşabilmektedir.

Evrim kuramları ve genel bulgulara göre, günümüzden 200 ile 500 bin yıl önce iki ayağı üzerinde dik olarak durabilen "Homo Erectus" yerini, düşünebilen insan "Homo Sapiens"e bırakmıştır. Homo Sapiens'in ortaya çıkış tarihini 200 bin yıl önce olarak kabul etsek dahi, o günden bu güne kadar insanoğlunun sadece günümüz uygarlığını yaratmış olduğunu düşünmek, insanlık adına büyük bir bencilliktir. 200 bin yıl önce dünyaya gelen ve uzmanlarca beyin ağırlığı ve düşünme kapasitesi günümüz insanı ile aynı olarak kabul edilen Homo Sapiens, ne olmuştur da, 194 bin yıl bekledikten sonra, günümüzden 6 bin yıl önce birden bire dev adımlar atmaya karar vermiştir? Nitekim, günümüz bilim çevreleri, tekerleğin ve yazının ancak M.Ö. 4 binlerde bulunduğunu öne sürmektedir.

Ancak, dünyanın geçirdiği tufan felaketi nedeniyle çok az belge ve bulgunun kalmış olmasına rağmen, bu belge ve bulgular, insanoğlunun dünya üzerindeki uzun geçmişinde, günümüz uygarlığının dışında en az bir büyük uygarlık daha yaratmış olduğunu ve hatta bugünkü uygarlığın temellerinin de bu eski uygarlıkta atıldığını ortaya koymaktadır.

James Churchward 1883'de, Batı Tibet'te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini gün yüzüne çıkarttı. Tibet'te görevli olarak bulunan Churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğrultusunda Tibet'teki manastırları dolaşırken, yolu Batı Tibet'te bir manastıra düştü. Bu manastırın, "Büyük Rahipler Kardeşliğinin" önde gelen üyelerinden olan baş rahibi Rishi, Churchward'a, günümüzden 15 bin yıl önce yazılmış "Naacal Tabletleri"ni gösterdi.(2)

Rishi'nin Churchward'a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. Ancak, kendisi de bir inisiye olan Rishi'nin, başka kanallardan da olsa Ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir diğer kardeşlik örgütüne, Masonluğa üye olan Churchward'ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor.

Rishi, bu düşüncelerle Churchward'a iki yıl boyunca üstadlık yaptı ve sadece büyük rahiplerin bildiği, Naacal Tabletlerinin yazıldığı ölü dili kendisine öğretti.(3)

Naacal dilini öğrenen ve tabletleri inceleyen Churchward, bu tabletlerin ışığı doğrultusunda batık kıta Mu ve uygarlığının izlerine rastlamak umuduyla 50 yıl süren araştırma gezilerine başladı.

Pasifik okyanusundaki hemen bütün adalarda, Sibirya ve Orta Asya'da, Avusturalya'da, Mısır'da incelemeler yapan Churchward'a yeni nur kaynağı Meksika'da parladı. Amerikalı Jeolog William Niven, 1921-23 yılları arasında Meksika'da yaptığı kazılarda, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet buldu (4). Bu tabletlerdeki yazılar ne Niven tarafından, ne de tabletler üzerinde uzun bir inceleme yapan Carnegie Enstitüsü uzmanlarından Dr. Morley tarafından okunamadı. Tabletlerin varlığını duyan Churchward Meksika'ya gitti ve Tibet'te öğrenmiş olduğu Naacal diliyle yazılı olduklarını ispatladığı Meksika tabletlerini çözmeyi başardı. Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini Meksika tabletleri ile tamamlayan Churchward, batık uygarlık Mu hakkında büyük yankılar getiren eserlerini yazdı (5).

Churchward ve Niven'in bulguları, Mu kıtasının bugünkü Pasifik okyanusunun oldukça büyük bir bölümünü kapladığını, Hawaii, Haiti, Fiji, Paskalya adaları ile diğer Polonezya adalarının bu batık kıtadan artakalan parçalar olduklarını ortaya koydu. Danimarkalı araştırmacı ve yazar Eric Von Daniken de, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olan bu adalar kültürlerinin şaşılacak derecede benzediğine işaret ediyor. (6)

Churchward'a göre Mu kıtası, doğudan batıya 8 bin kilometre, kuzeyden güneye de 5 bin kilometre uzunluğunda dev bir ada kıtaydı. Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürmektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu, zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluşturmuştur (7).

Mu uygalığınınkolonileştirdiği ve daha sonra bağımsızlaşarak birer imparatorluğa dönüşen en önemli iki devlet, Atlantis ve Uygur İmparatorluklarıdır (8). Ayrıca, bugün Antik Mısır, Çin, Hint ve Maya uygarlıkları diye bilinen uygarlıkların kökeninde de Mu uygarlığı yatmaktadır.

Mu uygarlığının ne zaman başladığı bilinmiyor. Naacal Tabletleri ve Meksika'da bulunanlar bu konuda aydınlatıcı olamadı. Ancak tabletler, Mu'nun kolonileşme ve uygarlığının temelini oluşturan dinini yayma aşamasına 70 bin yıl önce geçtiğini gösteriyorlar.

15 bin yaşında oldukları belirlenen Naacal Tabletleri evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler kapsamakta. Bu tabletlere göre, evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hakim olduğu uzay var oldu. Zamanla kaos yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar biraraya geldi. Bu gazlar güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce hava, sonra su oluştu. Sular dünyayı kapladı. Güneş ışıkları havayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yükseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını (Rna-Dna) oluşturdu. İlk hayat sudan çıktı ve tüm yeryüzüne yayıldı.

Günümüzde geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine bu denli benzerlik tesadüf olamaz. Zaten, en az 70 bin yaşında olan bir uygarlıktan daha farklı bilgiler ummak da saçmalık olur. Mu uygarlığının ulaştığı seviyeyi gösterme açısından bir başka kaynaktan yararlanalım. Günümüzden 3 bin yıl önce yazılmış Mahabharata'da, uzak geçmişte insanoğlunun kullandığı bir silah tarif ediliyor: "Dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. Birden heryer karanlığa gömüldü. Daha sonra, gözleri kör eden bir ışık ve kulakları sağır eden bir gürültü çıktı. Ardından meydana gelen büyük ısıda sular buharlaştı. Filler, atlar, insanlar bir anda kavruldu. Ağaçlar tamamen yandı. Heryer yeniden aydınlandığında koca ordudan geriye sadece bir avuç kül kalmıştı"...

Bu efsane, atalarımızın ulaştığı uygarlık düzeyinin yanısıra, onların dünyasının da bugün olduğu gibi, barıştan yana pek nasibini almadığını gösteriyor.

Mahabharata efsanesi ve Sodom ve Gomora'nın yokoluşu gibi diğer bazı efsaneler, Atlantis ve Mu kıtalarının batışı teorilerinden birisini destekler niteliktedir. Ancak bu konuya daha sonra değinileceği için şimdi, Mu uygarlığının yönetiliş biçimine ve bunun aracı olan ilk tek Tanrılı dine, "Mu Dini"ne göz atalım.

Mu uygarlığı bir imparatorluktu ve imparatorların unvanı, güneşin oğlu da denilen "Ra Mu" idi. Mu imparatorluğunun bir diğer adı da "Güneş İmparatorluğu"ydu. Mu dilinde "Ra" kelimesi, güneş anlamına geliyordu. Mu'nun kolonisi olan Mısır'da da güneş tanrıya "Ra" adı verilmiştir. Ayrıca, kökleri Mu uygarlığına kadar uzandığı sanılan Japonya'da da imparatorun unvanı "Güneşin Oğlu" dur. Bunun yansıra eski Maya ve İnka uygarlıklarında da krallar aynı unvanı kullanmışlardır.

İmparatorun altında, hem bilim adamı hem de rahip olan "Naacaller" bulunuyordu ve bunlar yönetici sınıfı teşkil ediyordu. (9) "Kutsal Sırlar Kardeşliğinin üyesi olan Naacaller'in tüm dünyaya yaymış oldukları "Mu Dini", belki de insanlığın tanıdığı ilk tek Tanrılı dindi. Naacaller bu dini, sıradan insanlara, anavatan ve koloniler halklarına anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyorlardı. Bu sembollerin Ezoterik anlamlarını sadece inisiye edilmiş kardeşler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi.

Naacaller'in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Naacal öğretisi, evrenin ortaya çıkışında en önemli görevin Tanrının geometri ve mimarlık vasıflarına düştüğünü öngörmekteydi. Mu dinine göre Tanrı o kadar kutsal bir varlıktı ki, doğrudan ağıza alınamazdı. Bir sembol vasıtasıyla ifade edilmezse, sıradan insanlar tarafından idrak edilemezdi. İşte bu Yüce Varlığın sembolü, Güneş yani "Ra" idi (10). Tanrının güneş olduğu iddiasındaki tüm saptırılmış iddiaların ve güneş kültü diye nitelendirilen inanışların kökeninde yatan olgu budur.

Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tanrı değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlarının kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde "bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok tanrılı dinlerin doğmasına neden oldu.

Semboller vasıtasıyla tek Tanrıya tapınımı öğreten dinin büyük rahibi, dolayısıyla kutsal kardeşlik örgütünün de başı, Ra Mu'nun kendisiydi. Ancak imparatorun hiçbir Tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak "Güneşin Oğlu" unvanını taşıyordu.

Naacal kardeşlerinin, öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler, kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara "şeffaf mabetler" deniliyordu. Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve Ezoterik anlamı, Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü acıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir.

Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, "Ra"nın, yani tek Tanrının kollektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, içice geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün birarada bulunduğunun simgesidir. Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanrıya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü remzeder. Her ikisinin birarada oluşturduğu altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızın herbir ucu bir fazileti remzeder ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemlerin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durması gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır.

Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun Tanrıya ulaşması için tırmanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsan'a ulaşmak zorundadır.

Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay'dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgenin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında dar boğazların bulunduğu adalar topluluğudur (12). Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan sudur eden İlahi Kelamı, yani evreni simgeler. Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissettirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini remzeder. Bu sembol, Osiris ile önce Atlantis'e buradan Hermes ile Mısır'a, Mısır'dan Pisagor ile Yunanistan'a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.

Birçok sembol gibi, Ezoterik Sırlar Öğretisinin üyelerini kabul ettiği inisiasyon törenlerinin kökeni de, Mu Naacal okulundadır. Değişik örgütlenmeler vasıtasıyla günümüze kadar ulaşmış bu inisiasyon töreninde aday, uzun bir hazırlık ve soruşturma döneminden sonra, layık görülmesi halinde kardeşliğe kabul edilirdi. Naacal kardeşlik örgütüne üyelerin seçilerek alındıkları dışında, kabul töreni ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamakta. Ancak, Naacal kardeşliğinin son durağı olarak da kabul edilebilecek Mısır'ın Hermetik kardeşliğine kabul töreninin Naacaller'in uyguladıkları törenden daha farklı olduğunu varsaymak için hiçbir neden yok. Bu törenin ayrıntılarına Mısır uygarlığını incelerken dönüleceği için, şimdi Naacal öğretisinin diğer kavramlarına geri dönelim. Mu dininin dört temel kavramı vardır:

1- Tanrı tektir. Herşey ondan varolmuştur ve ona dönecektir.
2- Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.
3- Ruh, mükemmeliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar.
4- Mükemmeliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir. (13)

Naacal öğretisine göre, Tanrı, sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurmuştur. Ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek yeterliliktedir. Bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak Naacal kardeşi olmakla ve" kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleri ile mümkündür. Naacaller, yalnızca üstad rahiplerin bu aşamaya ulaşabileceklerini kabul ederler.

Naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı, Tanrısal Nurdan çıkmış olan dört temel gücün kainatı kaosdan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. Tanrının kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç, "dört büyük inşaatçı", "dört büyük mimar", "dört büyük geometri üstadı" olarak adlandırılır. Bu dört temel eleman, ateş, yel, su ve toprak'dır (14).

Semavi dinlerin doğuşu ile bu dört temel eleman, "dört baş melek" olarak adlandırılmışlardır. Naacaller bu dört temel gücü gamalı haç ile sembolize etmişlerdir. Jeolog Niven'in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollarının dördü de aynı uzunlukta olanının dört gücün eşitliğini, uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızları sola dönük olanların iyiliği, sağa dönüklerin ise kötülüğü simgelediklerini görüyoruz. Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Hitler'in, imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük-gamalı haçı seçmiş olması bir tesadüf değildir. İsa'nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, Mu'dan gelmektedir.



Yazı CİHANGİR GENER'e aittir ve www.historicalsense.com adlı siteden alınmıştır




Hatırası hafızalardan silinen zamanlarda Büyük Okyonusta merkezi Ekvator'un güneyinde bulunan,çok geniş bir kıta yükseliyordu.Bu kıtanın adı MU'ydu.Bugün deniz yüzünde bulunan kalıntılardan anlayabildiğimiz kadar,bu kıtanın yüzölçümü doğudan batıya 10.000 kilometre,kuzeyden güneye 5000 km'yi buluyordu.Tek ya da takım adalar halinde olsun ,bütün Pasifik Adaları 12.000 yıl önce bir afet sonucunda kaybolan Mu kıtasının parçalarıydı.Depremler ve Volkanik olaylar kocaman uygarlığı yok ederken Büyük Okyonusun suları 60 milyona yakın nüfusu örtüverdiler.Paskalya Adası,Tahiti,Samoalar,Kuk Adaları,Tongalar,Marşal takımadaları,Jilber,Karolina,Marianne,Havai ve Markiz adaları Mu kıatasının kalıntılarıdır.Mu'nun varlığı Hint,Çin,Birmanya,Tibet ve Kamboç'un sayısız efsanelerinde; Yukatan,Orta Amerika,Okyanus Adaları ve Kuzey Amerikada bulunan Tarihöncesi kalıntılarda , ele geçen yazıtlarda,simgelerde;eski Yunan düşünürlerinin yazılarıyla Mısır kaynaklarında açıklanır.
Bütün Bu kaynaklar Mu kıtasının varolduğunu ve insanoğlunun,200.000 yıl önce,ilk defa orada göründüğünü belirtmektedir.Mu kıtası Kutsal Kitabın Cennet'inden başka birşey değildir.
İkinci bir Atlantis olayıyla karşılaşıyoruz; ama bu defa Atlas Okyonusu'nda değilde Büyük Okyonus'ta yükselip 12.000 yıl önce kaybolan,görkemli bir uygarlık kuran,kendinden sonraki bütün uygarlıkları doğuran ya da etkileyen,eğiten bir kıta.
Mu ile Atlantis arasında birçok benzer noktalar vardır:Tarihöncesi dönemlerin,kayıp kıtaların uygarlıklarına tanınan olağanüstü özelliklerin benzeşmesi,Atlantis'te olduğu gibi,Mu'nun da tek bir bilinen kaynaktan çıkması gibi.Bütün bunlara rağmen oldukça önemli bir fark vardır.Atlantis kıtasını kabul eden jeoloji Mu hakkında,bir iki nokta dışında,hala oldukça kuşkulu davranmaktadır.
Büyük Okyonus'un Atlantis'i Mu, 19. yüzyılın sonlarına doğru Hindistan'da görevli Albay James Churcward tarafından keşfedilmiştir.Kendi anlatmasına göre elli yıl süreyle dünyayı dolaşan , her uğradığı yerde Mu'nun varlığını belirten kalıntılar,belgeler-özelliğkle gizli belgeler-bulan,yetmişine varınca keşfini "Kayıp Kıta Mu" 1926, ve "Mu'nun Çocukları" 1931 kitaplarıyla açıklayan Churcward bütün direnmesine rağmen çoğunlukla pek ciddiye alınmamıştır.

Atlatis'i kabul edip ona bir uygarlık payı tanıyan Albay Churchward,Orta Amerikayı karış karış incelemiş-bir defasında kanatlı bir yılanın saldırısına da uğramış- ve çözülemeyen Naskal (Mayaların kendilerine ait gerçekleri açıkladıkları belgeler) yazılarını okumuştur.Hindistan'da Tibet'te en uzak ve tanınmayan manastırlarda araştırmalrını sürdüren Albayı bir Hint bilgini eğitmiştir.Churchward,bir yerden sonra bilimsel yoldan iyice ayrılıp tutkusuna kapılarak gizemciliğe(occultisme) kaçar ve Mu kıtasını Lemurya ile karıştırır.
Ayrıntılara girmeden önce hem Lemurya'yı hem de gizemcilerin bu hayali kayıp ülkeyle ilişkilerini açıklamaya çalışalım.

Lemurya adı jeolojide ve sosyolojide ilkin 1860-1870 yıllarında geçiyor.Lemurya kıtasını destekleyen akımın başında Avusturyalı jeolog Melchior Neumayr'i zooloji uzmanı Philip Scalter'ı ve Alman Ernst Haeckel'i buluyoruz.Üçlünün çalışmalarından doğan görüşe göre 60 milyon yıl önce,merkezi Madagaskar olduğu sanılan bir kıta Hindistan'la Güney Afrika'nın arasında yükseliyordu.Bu görüşün çıkış noktası,çoğunlukla Madagaskar'da ve Hindistan'ın bazı bölgelerinde bulunan maymunların bir çeşit ilkel akrabası olan Lemurlere bağlıdır.Lemur cinsinin denizin ayırdığı iki ayrı bölgede bulunmasını açıklamak amacıyla 19.yüzyıl jeologları bağlantı görevini görebilecek bir kıta tasarlamışlardır.Lemurya görüşü yada mitos'u 1875 Albay Olcott'la Teozofi Derneğini daha doğrusu gizemci bir örgütünü kuran Helena p.Blavatky'nin eline düşünce,hem yer değiştirmiş-Bayan Blavatsky onu Hint okyonusuna yerleştirmişti-hem de yepyeni özelliklere kavuşmuştu
Gizemci Blavatsky'ye göre Lemurya kıtasında yaşayanlar maymuna benzer,kimi dört kollu,kimi üç gözlü,yumurtlayan hermafrodit devlerdi.Bununla yetinmeyerek hayali çok geniş olan Bayan Blavatsky Atlantis'e kadar uzanıp oranın uygarlığınıda kendince bir gelişmeyle uydurmuştu;öyle ki Atlantis toplarla,projektörlerle donatılmış savaş gemileri ve uçaklar kullanan büyücülük ve telepati konularında uzman olan kişilerdi.
Chucward genellikle bu çeşit uç noktalara varmaktan kaçınmıştır.Amacı evrimi inkar edip,insanoğlunun doğuştan bilgi sahibi olarak yaratıldığını;tek bir üstün ırkın sonradan ortaya çıkan bütün uygarlıkları etkilediğini açıklamaktı.Tek ve üstün ırk kuramı her ne kadar bazı Atlantis taraftarları arasında rastlanıyorsada bu kuram hiçbir zaman aşırı noktalara itilmemiştir.Churcward değişik ırkları,uygarlıkları,dinleri tek bir kaynağa bağlayabilmek için epey uğraşmıştır.Şu var ki örnek olarak kullandığı belgeler ve bilgiler ya uydurulmuş ya da karıştırılmış,yanlış yorumlanmıştır.Üstelik, kaynak vermede de Albay titiz davranmıyor,eski bir yazıttan,bir manastırda gizli tutulan bir el yazmasından demeyi yeterli görüyor.En önemlisi başlı başına bir Mu alfebesi yaratıp bununla en değişik ve çeşitli eski yazı türlerini çözmeye kalkıyordu.
Churcward ve Mu üzerine bu kadar durulmasının nedeni,Churcward'a kapılıp dev heykelleri Mu uygarlığına maletmek değil,Büyük Okyonus'ta batık bir kıtanın -varsa-izlerini aramaktır.
A.B.D. deniz kuvvetlerine ait ilk atom denizaltısı Nautilius dünyayı dolaştığında Paskalya Adası'nın yakınlarında denizin dibinde yükselen bilinmeyen bir dağ keşfetmişti.1965 yılında Kaliforniya Üniversitesi ve Deniz Kaynakları Enstitüsü adına araştırmalar yapan Prof.H.W.Menard da Paskalya Adsı yakınlarında bir tortu köprüsünün yükseldiğini belirtmiştir.Washington'daki "Environmental Science Service Administration" da görevli jeolog Robert Dietz,Afrika , Güney Amerika,Antartik,Avustralya ve Hindistan'ın bazı kısımlarını kaplayan batık bir kıtanın haritasını çizmiştir.Dietz'in hesaplarına göre,bu kıta 150 milyon yıl önce vardı.
Bu durumda Churcward'ın 12.000 yıl önce kaybolan,75.000 yıl önce en parlak dönemini yaşayan ve geçmişi 200.000 yılı bulan Mu kıtasından oldukça uzağız.
Churcward, çoğu araştırmacılar gibi,eski efsanelere,geleneklere,mitoslara dayanmış,onları yorumlamıştır.Sonucun inandırıcı olmaması sistemin uygulanmasından değilde Albay'ın yorumlarından doğmaktadır.

Tahiti'de eski bir efsane var.Buna göre insanoğlu Fenua Nui kıtasında doğmuştur.Ama rüzgar tanrısı Ru soluğu ile kıtayı dağıtmış,irili ufaklı adaya ayırmıştır.Efsaneye göre Paskalya Adası Fenua Nui'nin bir parçasıymış.
Karolin adalarının sakinleri ise çok eski zamanlarda ışıl ışıl yanan gemilerle Ponape'ye giden,okyonusun ötesinde yaşayan,değişik dil konuşan mutlu insanlarla ve yüksek binalarla dolu bir ülkeden söz eder ve yerlileri eğiten bir ırkın varlığına inanırlar.

Havai, Zellanda ve Yeni Ebrid efsaneleri beyaz tenli,uzun saçlı atalarının olğanüstü başarılarıyla doludur.Madagaskar efsanelerinde ise Hint okyonusu'nda bulunduğu sanılan Serne Kıtası'nın adı sık sık geçmektedir.
Her ne kadar Churcward'ın ve arkeolog William Niven'in desteklediği Mu kıtası görüşü inandırıcı olmaktan uzaksa da Albayın hayali keşfin arkasında birtakım esrarlı gerçeklerin bulunduğu açıktır.
Churcward'ın öne sürdüğü ilk ırk ve kayıp uygarlık görüşünü oldukça geniş bir kısmı , Mu'nun çocuklarından saydığı uygurlarla ilgilidir.Albay'a göre Uygur İmparatorluğu,Mu'dan sonra,Dünyanın tanıdığı en yüce imaparatorluk olmuştur. "Doğu'da Pasifik Okyonusu'na,Batı 'da bugün Moskavanın bulunduğu yere kadar uzanırdı;bir ara Orta Avrupa ve Atlas Okyonusu kıyılarına kadar genişlemişti...Uygur İmparatorluğu'nun en parlak döneminde dağlar alçacık,Gobi çölü de bol suların aktığı büyük bir yaylaymış.Uygurlar burada , baykal gölünün güneyinde,başkentlerini kurmuşlar.Çok eski kaynaklara göre daha birçok büyük şehirler kurmuşlardı.Bunlar ya bütünüyle yok edildi ya da bugün Gobi çölünün kumları altında yatıyor.M.Ö 500 tarihini taşıyan bazı Çin kaynakları Uygurları bize şöyle anlatırlar:Saçları sarı,gözleri maviydi,tenleri açık ve beyazdı;güney bölgelerinde yaşıyanların saçları ve gözleri ise koyuydu...Bir manastırda bulunan eski bir yazıta göre,Uygurların başkenti ve halkı imparatorluğun bütün doğu bölgelerini kaplayan bir tayfun tarafından yok edilmişti.." Churchward'ın sözünü ettiği kaynaklar hiç bilinmiyorsada Gobi çölünde,Kara Kota kalıntılarında bulunan 18.000 yıllık bir mezarla,Fransa'da Glozel'de 1925'te keşfedilen ve Uygur yazısıyla benzerlikler taşıyan tarih öncesi toprak çanaklar,Albay'ın birtakım gerçeklerede değinmiş olabileceği görüşünü desteklemektedir.

KAYNAK

http://inkammaryon.tripod.com

Sayfanın başına dön                                         Ana sayfaya dön




MU DİNİ - ATATÜRK VE MU

                         

Batik Yeni
Uygarliklari yakindan inceledigimizde, dünya tarihine baska bir gözle bakmayi ögrenebiliriz.
Batik kita Mu'nun kesfedilmesiyle birlikte insanligin ve dünyamizin tarihine daha farkli bir gözle bakmak zorunda kaliyoruz. Geçmisimizin ya da dünyamiz üzerinde yasamis olan uygarliklarin, bilinenden çok daha eski oldugunu ve bu uygarliklarin; gelismislik düzeyi, kullandigi esyalar vs. gibi birtakim arkeolojik bulgulardan çok daha önemli 'ezoterik' bilgilere sahip oldugunu görebilmekteyiz. Bu sebeple, Mu Uygarliginin günümüzdeki tarih anlayisindan daha derin bir anlayisla ele alinmasi gerekmektedir.
Üzerinde yasadigimiz Anadolu topraklari birçok uygarligin besigi olmustur. Ayrica Anadolu'nun güneydogusundaki Mezopotamya bölgesinde kurulan Sümer, Babil, Asur gibi önemli uygarliklarla da sürekli bir etkilesim içinde bulunmustur. Ancak bilinen tarihin biraz daha derinlerine inip baktigimizda (özellikle Anadolu'da) bugüne kadar pek dikkate alinmamis Batik Uygarliklarla Anadolu arasindaki baglanti oldukça dikkate degerdir.
Ezoterik bilgilerimize göre Dogu ve Bati uygarliklarinin iki ana kaynagi vardir. Bunlardan biri 'Atlantis' digeri de büyük Anavatan 'Mu Uygarligi'dir. Batik Mu Uygarligi konusunda elde mevcut belgeler o kadar birikmistir ki, bu belgelere dayanarak dünya beser tarihinin geçmisi yeniden yazilsa, kuskusuz pek çok sey degisecektir.
Bu büyük kitanin varligini kanitlayan belgelere genel olarak baktigimizda sunlara rastlariz: Hindistan, Çin, Burma, Tibet ve Kamboçya'da bulunan çesitli yazilar, kitaplar; Naakal tabletleri, kitabeler ve efsaneler; Yukatan ve Orta Amerika'da bulunan eski Maya yazitlari, tabletler, semboller ve efsaneler; Pasifik adalarinda özellikle Tahiti, Samoa, Tonga, Cook gibi adalarda bulunan arkeolojik kalintilar; Meksika ve Meksiko City yakinlarinda bulunan tas tabletler; Kuzey Amerika'da bulunan ilkel Amerikalilarin yazilari ve kitabeleri; eski Yunan filozoflarinin kitaplari. Bu belgelerden en önemlileri arkeologlarin da bilimsel belge olarak gördükleri pismis topraktan yapilmis tabletlerdir. Bu tabletlerdeki bilgilere göre; Mu Uygarligi, Pasifik Okyanusunda var olan on binlerce yil önce yesermis ve yaklasik 12.000 yil önce çesitli depremler ve volkan patlamalariyla birlikte sulara gömülmüs olan bir uygarliktir. Atlantis kitasiyla Mu kitasi hemen hemen ayni dönemde batmis olmasina ragmen Atlantis daha çok taninir. Oysa bugünkü bilimsel bulgularin isiginda, Mu kitasinin Atlantis'ten çok daha yasli bir kita oldugunu, üzerinde yüz binlerce yil pek çok kültürün olustugunu, bu kültürlerin Anakitadan Atlantis ve diger bölgelere yayildigini ve Dünya tarihinde en az Atlantis kültürü kadar önemli bir yeri oldugunu ögrenmis bulunmaktayiz. J. Churchward, Mu uygarliginin eldeki mevcut belgeler incelendiginde 50.000 yildan daha önce basladigini söylemektedir. Ve bu tarihi jeolojik arastirmalar da dogrulamaktadir.
MU konusuyla Atatürk de ilgilenmis, o dönemde birçok tarihçimizi bu konuda arastirmalar yapmak için görevlendirmis ve New York'tan getirttigi Churchward'in eserlerini bölümlere ayirtarak resmi ve özel kurumlarin 60 kadar çevirmenine kisa sürede tercüme ettirmisti. Atatürk bu çeviriler üzerinde önemle durup pek çok notlar alarak bu konudaki çalismalarini sürdürdü. Ayrica o dönemdeki tarihçilerimizden Tahsin Mayatepek'in Mu Uygarligi ile ilgili Meksika'da yapmis oldugu arastirmalarinin raporlarini da incelemis ve konudan çok etkilenmisti. Atatürk, özellikle insanin yaratilisi, Mu'nun insanligin anayurdu oldugu, ilk insanin orada yaratildigi, Mu'nun batis nedenleri, göçleri, kolonileri; Orta Asya, Uygurlar ve Anadolu ile ilgili kisimlarin altlarini çizerek okumus ve notlar almistir. Bu sekilde Atatürk Türklerin kökenini arastirmaya yönelik daha pek çok çalismalar yapmis, Türklerin Maya ve Inkalarla olan benzerliklerini bulmustur. Atatürk'ün o dönemde dilimize çevirttigi J. Churchward'in kitaplari bugün Anitkabir'de Atatürk'ün kitaplarinin bulundugu bölümdedir. (J. Churchward'in elli yillik arastirmalarini içeren MU uygarligi ile ilgili dizi kitaplar Ege Meta Yayinlari tarafindan Batik Kita Mu'nun Çocuklari, Kayip Kita Mu, Mu'nun Kutsal Sembolleri adlariyla yayinlanmistir.)

MuUygarligi'nin kesfi
Mu Uygarligini tanimamizi saglayan ilk arastirmaci, Ingiliz Albay James Churchward'dir. J.Churchward Mu ile ilgili ilk arastirmalarina Hindistan'da bulundugu sirada baslamis ve elli yili askin bir zaman içerisinde tüm dünyayi dolasarak Mu ile ilgili pek çok belge elde etmistir. Aslinda pek çok kutsal kitapta ve pek çok kültürün mitolojisinde Pasifik Okyanusunda bir kitanin yer aldigina, bu kitanin üzerinde on binlerce yil hüküm süren ileri bir uygarligin yesermis olduguna ve bu uygarligin yozlasarak yok olduguna dair atiflar yer almaktaydi. Örnegin, Hintlilerin'Ramayana Destani'nda, Maya Kutsal metinlerinde ve Misir'in Ölüler Kitabi'nda kismen ya da açikça Mu Uygarligindan söz edilmektedir. Fakat Mu Uygarligini dini ve mitolojik kimliginden siyirip, konuyu bilimsel bir temele oturtan ilk kisi J. Churchward'dir.
Hindistan'da görevli bulundugu sirada bir tapinaga konuk olan J. Churchward Batik Mu Uygarligi hakkinda ilk bilgilerini bu tapinaktaki arsivlerden edinir. Naga-Maya dili denilen, çesitli sekillerden, sembollerden olusan çok eski ve ölü bir dilde yazilmis olan bu tabletler Mu kutsal metinlerinden kopya edilmistir. Naga-Maya dili Hindistan'daki arkaik sanskritçe olarak bilinen en ilkel Hint dilinden daha eskidir. J.Churchward Naga-Maya dilini bilen basrahipten bu ölü dili 2 yillik bir çalisma sonunda ögrenir. Ve rahibin de yardimiyla bu tabletlerde yazilanlari çözer. Burada yazilanlara göre, bu yazilar 15.000 yil önce yazilmis olup Hindistan'a Mu'nun bilim rahipleri dedikleri 'Naakaller' tarafindan getirilmis tabletlerdir. J.Churchward bundan sonra Güney Pasifik adalarina, Orta Asya'ya, Misir'a, Sibirya'ya, Birmanya'ya, Avustralya'ya, Orta Amerika gibi daha birçok yerlere giderek Mu'nun varligina iliskin pek çok kanit elde eder.

J.Churchward'dan baska Amerikali bir Jeolog-arkeolog olan William Niven da 1921-1923 yillari arasinda yaptigi Meksika kazilari sirasinda buldugu 2600'ü askin tabletlerde Mu Uygarligi'nin varligina iliskin geçerli kanitlar elde etmistir. Tabletleri inceleyen Carneige Enstitüsü uzmanlari bunlarin gerçek tabletler oldugunu ve simdiye dek bilinen hiçbir uygarliga ait olmadiklarini açiklamistir. Niven'in arastirmalarini duyan Churchward Meksika'ya gelerek bu tabletleri inceler ve bunlarin Hindistan'da gördügü tabletlerdeki Naga-Maya diline çok benzeyen bir dilde yazilmis oldugunu görür. Bu tabletler bugün Meksika Müzesinde bulunmaktadir ve 12.000 yil önce yazildigi düsünülmektedir.
Niven ve Churchward'in buldugu tabletler disinda Mu'ya iliskin diger bilimsel belgeler ise sunlardir:
-Yukatan'da hazirlanmis eski bir Maya kitabi olan 'Troano El Yazmasi'. Bugün British Museum'da bulunmaktadir.
-Troano El Yazmasiyla ayni yasta olan bir baska Maya kitabi 'Cortesianus Kodeksi'dir. Bugün Madrid Ulusal Müzesinde bulunmaktadir.
-Paul Schlieman tarafindan Tibet'te bir Budist tapinaginda bulunan 'Lhasan Belgesi'.
-Yukatan'da Mu kitasi anisina insa edilmis Uxmal Tapinagindaki Yazitlar yaklasik 12.000 yilliktir. Bu tapinakta 'Geldigimiz yer olan Bati ülkelerinin anisini korumak için insa edilmistir,' diye kabartma yazilar bulunmaktadir.
-Meksiko sehrinin 96 km güneybatisinda yer alan 'Xochicalo Piramiti Yazitlari'. Bu piramit, üzerindeki kabartma yazilara göre 'Bati ülkelerinin yikiminin anisina' insa edilmistir.
-Dr.Niven'in Alaska'da buldugu Mu kitasi sembolleriyle islenmis bir totempol.
-Eflatun'un Timeus ve Critias adli eserinde batik kitaya dair su sözler geçer: 'Mu ülkesinde 10 halk vardi.'
Tüm bu belgelere dayanarak, özellikle Churchward'in buldugu tabletlerdeki yazilar ayrintili olarak 'Dünya ve insanin yaratilisini ve insanin ilk zuhur ettigi yerin Mu oldugunu' ifade ediyorlardi. Bu tabletlerdeki yaratilis öyküsü kutsal kitaplardaki yaratilis öyküsüne çok benzer bir sekilde anlatilmisti. Ayrica; kayip kitanin Pasifik Okyanusunda, Amerika ve Asya kitalari arasinda bulundugunu, Kuzey Hawaii'den Fiji ve Paskalya adalarina kadar uzandigini, dogusu ile batisi arasinda 9.500 km, kuzeyi ile güneyi arasinda yaklasik 4.500 km'lik bir mesafe oldugunu anlatiyordu. Kita deniz ve bogazlarla birbirinden ayrilan 3 ana kara parçasindan olusuyordu. Pasifik Okyanusuna tek tek ya da gruplar halinde dagilmis kayalik adalarin tümü, bir zamanlar Mu kitasinin birer parçasiydilar. Bu kita üzerinde yasayanlar yeryüzünü kolonize etmislerdi. Mu kitasi bundan 12.000 yil önce korkunç yer sarsintilarindan sonra, su ve ates girdaplari içinde kaybolup sulara karismisti ve beraberinde 83.000 yillik bir uygarligi da götürmüstü.
BATIK KITA MU' NUN SAKINLERI ANTAKYA'NIN ILK ZIYARETÇILERI MIYDILER ?
Tarih, geçmisin olaylarini eldeki kaynak sayilan malzeme ve dokümanlari kronolojik sirayla tutarlilikla irdeleyerek inceleyen, neticelerini, neden ve niçin leri ile ortaya koymaya, açiklamaya çalisan bilim dalidir. Tarihçi, topladigi bilgi ve belgeleri eksik dahi olsalar bir puzzle in parçalari gibi akil yürütme yolu ile birlestiren, yeniden kurgulayan kisidir. Bütün bu çalismalari yaparken, arkeoloji, bibliyografya, kronoloji, paleografi, mühürbilim, yazitbilim, soybilim, antropoloji, sosyoloji ve ekonomiden faydalanir.
19. yüzyilda gerçeklesen bilimsel, belgesel tarihçilik devrimine ragmen, bir tarihçi ne kadar titiz olursa olsun içinde yasadigi toplumun parçasidir. Bu da geçmisi algilayisini belirleyen belki de en önemli faktördür. Bilgi ve belgeleri seçmesinde, konuyu tanimlamasinda, vardigi neticede hep parçasi oldugu toplumun izlerini ÖZ BENIN de tasir, tasiyabilir. Belki de bu, tarihi TEK YORUM, TEK SENTEZ dayatmaciligindan koruyan ve tarihçileri dogruyu bulmaya yönelten bilimsel evrensel bir emniyet sübabidir. Hangi konumda olursa olsun INSANIN / INSANLARIN dogup büyüdügü, geçmisten gelecege baglandiklari topraklarinin, belki de suuraltindaki mesru müdafaalaridir. Bu bakimdan tarihçi bütün teknolojik gelismelere ragmen SÜBJEKTIFTIR. Bu yazinin sahibi tarihçi, antropolog, arkeolog degildir. BIR INSAN olarak önce kendi ÖZ BENIni gelistirmek arzusu ile okumaya, ögrenmeye önem vermektedir.
Burada anlatilanlarin hayal mahsulü oldugunu düsünenler olabilir. Yazinin sonuna konacak kaynakçalara bakildiginda, OKUYUCU merak eder kaynaklara basvurur, olaylari kendince irdelerse hayal ile gerçegin ne kadar ince bir çizgide seyrettigini hissedecektir. Daha da önemlisi ATATÜRK'Ü, ONUN BITTI DENILEN BIR IMPARATORLUKtan NASIL BIR HALK, BIR MILLET YARATTIGINI yalniz ASKERI DEHASI ile degil, aslinda bir an denebilecek zaman araliklarinda GELECEK için, BIZLER için arastirip sentezledigi belgelerde, ANITKABIR'de bulabilecektir. Tabiidir ki nihai yorum ve sentez her bir okuyucunun BENINde kendince özümsenecek, sekillenecektir.
Dünyaya gözümüzü açtigimiz andan kisa bir süre sonra algilamaya basladigimiz ilk seslerle birlikte, hani kendimizi en güvende hissettigimizde uyumaya çalisirken anlatilan geçmis zaman hikayeleri var ya... Bir zamanlar Pasifik Okyanusunda, Amerika ile Asya arasinda, merkezi ekvatorun biraz güneyinde MU ülkesi denen bir kitanin varligindan bahseder kitaplar. Ama bu bir geçmis zaman hikayesi degildir. Bu, INSAN denilen üstün varligin yeryüzünde geliserek devam edecek sonu bilinmez hikayesinin basladigi yerdir!

Her seyIngiliz arastirmaci Colonel James Churcward'in (Ingiliz silahli kuvvetlerinde albay) görevli olarak gittigi Hindistan ve Tibet'te 1880 yilinda basladi. Günümüzde evrim kurallari, mühürbilim ve arkeoloji bilimlerine büyük katkilar saglayan arastirmalarinda Churcward eski dinlerin kökenleri ile ilgili çalismalar yaparken, 1883 yilinda Bati Tibet'te bulunan bir manastirda manastirin Bas rahibi RISHI ile tanisti. Burada günümüzden yaklasik 15.000 yil önce yazildiklari ispat edilen tas tabletlerin varligini ögrenen Churcward, NAACAL TABLETLERI olarak adlandirilan bu tabletleri çözümleyebilmek amaci ile manastirda Rishi'nin yaninda iki yil kaldi. Bu süre içerisinde çesitli sembollerden ve sekillerden olusan, eski ve ölü bir dil olan Naacal dilini Rishi'den ögrenen ve tabletleri çözümleyen bilim adami dünyanin çesitli bölgelerinde, Kuzey, Orta ve Güney Amerika'da, Misir'da, Avusturalya'da, Güney Pasifik adalarinin nerdeyse tamaminda Orta Asya ve Sibirya'da 50 yil sürecek arastirmalarin kiyisinda oldugunu bilebilir miydi?
Simdi biraz basa dönelim ve bas rahip Rishi'nin binlerce yildan beri gizli kalmis bu tabletleri neden Churcward'e gösterdigini, daha ileri giderek çözümlenebilmeleri için gerekli olan Naacal dilini niçin ögrettigini düsünelim. Bu konuda ispatlanmis kesin bilgilere sahip degiliz. Ancak tabletler çözümlendiginde 15.000 yil önce yazilmis bu tabletlerin Hindistan'a MU kitasindan Naacal rahipleri tarafindan getirildigi ortaya çikiyordu. Bunlara Naacal Kardeslik örgütü de denmekteydi. Naacal'lar hem bilim adami hem rahiptiler ve Mu ülkesinde yönetici konumdaydilar. Mensubu olduklari ilk TEK TANRIli dini (belkide simdilik kaydiyla) hem kendi kitalarinda, hem kolonilerde yasayan insanlara daha rahat anlatabilmek amaci ile bu semboller dilini kullaniyorlardi. Bu dilin ezoterik, manalarini ise yalnizca imparator ve kendileri biliyorlardi.
Ezoterizmin Osmanlica karsiligi batinilik, Türkçesi içsel, içyüz anlamindadir. Ezoterizmin ziddi olan sisteme ise egzoterizm denir. Osmanlica karsiligi harici, Türkçesi dissaldir. Ezoterik bilgi herkese verilmeyen, açiklanmayan, belli egitimlerden geçerek o bilgiyi almaya hak kazanan insanlara verilen bilgilerdir. Bu bilgilere ulasabilmek için insan önce egzoterik bilgileri ögrenmekle baslar ve çabalariyla zaman içinde ezoterik bilgileri almaya hak kazanabilir.
Ezotorik bilgiler genelde yazili olmayabilirler ve bir ögreten, yol gösteren tarafindan sembollerle, belirli bir sistemle ögrenciye verilir ögretilirler. Buna inisiasyon denir. Bu kavram örnegin Saman-Türk geleneklerinde el vermek deyiminde manasini bulur. Çaglar içerisinde Mu dan baslayarak sirasiyla Atlantis, Uygurlar, Maya, Tibet, Hermes-Misir, Hint uygarligi, Rama, Babil, Pisagor, Saabilik, Eflatun, Yesevilik, Yeni Platonculuk, Kabbala, Ahilik, Mevlana, (ve diger batini ekollerin) kaynaginda ezoterizm ve ezoterik bilgiler yatar. Churcward Naacal tabletlerini çözümlediginde ilk olarak Pasifik okyanusunda Asya ile Amerika arasinda büyük bir kitanin varligini ortaya çikardi. Bu kita günümüzden yaklasik 200.000 yil önce üzerinde belki de ilk insani barindirmaya baslamisti. Kitanin topraklari o kadar genis ve bereketli, hava o kadar iliman ve güzeldi ki her sey hizla çogaldi. Yillar çaglari, çaglar bin yillari kovaladi ahenk ve güzellikler içerisinde. Günümüzden 70.000 yil önce Mu kitasi yaklasik 60.000.000'dan fazla insani barindiran dev boyutta bir kita olmustu, hayvani, bitkisi ayni zamanda teknolojisi ile. Ilk kolonilesme yeni yerler arama dürtüsü bu yillara rastlar. Bu hareketlenmenin sonunda bati ve dogu yönünde iki göç yolu,iki büyük koloni ortaya çikar. Churcward'ü toplam 50 yil süren bu arastirmalarinda hiçbir sey arkeolog William Niven'in 1921-1923 yillarinda Meksika'da ortaya çikardigi tabletler kadar etkilemez ve gerçege yaklastirmaz. Niven, Meksika'da eski çaglara ait çok fazla tablet bulmustu. Bütün bunlarin çözümlemesi Naacal lisani ile yazildiklari için ancak Churcward tarafindan yapilabildi. Böylece Mu kitasi, göç yollari ve batisi hakkindaki bilgiler bütünün eksiklerini tamamlayarak, bilimin hizmetine sunulabildi. James Churchward, Willam Niven'i günümüz bilimlerine, kendisine isik tutan, katkida bulunan çalismalarindan dolayi sevgi ve saygi ile anmaktadir. Belki de Niven'in buluslari olmasa Churcward çalismalarini bu kadar ileri götüremeyecekti.
Mu kitasindan çikan, kitaya göre batiya giden bir göç yolu Uygur Imparatorlugunu ortaya çikarmistir. Imparatorluk Asya ile Avrupa nin çok büyük bir bölümünü kapsamakta idi ve Mu'nun en büyük kolonisi idi. Uygur imparatorlugunun sinirlari zaman içerisinde Avrupa üzerinden Atlantik kiyilarina kadar ulasti. IÖ.1000'li yillardaki Çin belgeleri Uygur'larin 17.000 yil önce uygarliklarinin zirvesinde oldugunu söyler.
Ikinci göç yolu kita ya göre doguya giden, Meksika'nin güneydogusundan Atlantis kitasina geçen yoldur. Atlantis-Uygur'la birlikte ikincil, ilk anakaradir. Mu'dan çikan dogu koloni yollari Atlantis'ten sonra Atlantik Okyanusu'nu geçerek Akdeniz'e ulasmis ve burada bugünkü Fas, Tunus, Cezayir, Yunanistan ve Misir'a kollar vererek Anadolu'ya ulasmistir. Mu kitasi günümüzden yaklasik 12.000 yil önce yasanan depremler ve volkanik patlamalarla sularin derinliklerine gömülmüs, yok olmustur. Churcward'ün derlemis oldugu haritalar incelendiginde çaglar boyu medeniyetlerin besigi olan
Anadolu'nun hem Uygur Imparatorlugu hem de Atlantis üzerinden gelen göç yollarinin adeta bir harman yeri oldugunu görüyoruz. Bu da aslinda Anadolu, Sümer, Babil, Asur, Grek uygarlik etkilesimlerinden çok daha önceleri tarihin derinliklerinde Mu, Uygur, Atlantis, Anadolu uygarlik etkilesimleri oldugu gerçegini ortaya çikarmaktadir. Bu gerçegi teyit eden bir baska bulus ise Prof. Ralph Solecki nin 1957 yilinda ortaya çikardigi buluntulardir. Solecki Toros daglarindan baslayan, Agri Dagi'na dogru devam eden buradan güneydoguya Zagros Daglari'na (Irak, Iran siniri) inen, buradan da güneybatiya Suriye, Lübnan'a dogru bir kavis çizen daglik arazilerde (Solecki buna uygarlik kavisi demektedir) Sanidar magarasinda 44.000 yil öncesine ait 9 iskeletle birlikte, modern insana ait kanitlar bulmustur. Solecki'nin ifadesine göre bu kaviste günümüzden 13.000 - 100.000 yil öncesine ait daha çok sayida magara gün isigina çikarilmayi beklemektedir. Onbinlerce yildan beri bir çok medeniyete ev sahipligi yapmis ANTAKYA'nin geçmisinin genelde ve hakli olarak IÖ.333 yilinda Pers hükümdari Darius'u Issos savasinda maglup eden Iskender'in bu topraklari tanimasi ile basladigi zannedilir. Bu daha önceki bin, on bin yillara ait arastirmalarin, buluntularin arastirmayi yapanlarin çalismalarini ve neticelerini yeterince tanitamamalarindan veya bütün bunlarin dar bir çerçevede, çevrede kalmasindan kaynaklanmaktadir. Bunun ötesinde yapilan bu çalismalara, arastirmalara verilen lokal ve genel destekler, olaylarin ciddiye alinip algilanmasi da moralite yönünden arastirmacilarin cesaretlenmesinde ve genel paylasimlarinda pozitif bir rol oynayacaktir.
Antakya'nin çok eski geçmisi ile ilgili ilk arastirma AMIK KAZILARI PROJELERI kapsaminda, Tell Tayinat, Tell Al-Judaidah, Chatal Höyük gibi uluslar arasi arkeolojik tanimlamalar çerçevesinde "Oriental Institute's Syrian Expedition" tarafindan 1932-1938 tarihleri arasinda yapilmistir. Ikinci arastirma Sir.Leonard Charles Woolley tarafindan önce 1937-1939 sonra 1946-1949 yillari arasinda Tell Atchana'da yapilmistir. Woolley ve daha önce bu arastirmalara ve kazilara konu olan çaglar IÖ.1400-1800, günümüzden yaklasik 3400 - 3800 yillar arasindaki dönemleri kapsamaktadir. Woolley bu çalismalarindan önce 1907-1911 yillari arasinda Misir'in güneyinde ve Sudan'in kuzeyinde arastirmalar, kazilar yapmistir. Woolley bu arastirmasindan sonra 1922 yilinda British Museum, University of Pensilvanya ortak çalisma grubunun genel yöneticisi olarak Ur'daki (modern Irak) bir arastirmaya da baskanlik etmistir. Buradaki arastirma konusu günümüzden 6000-2400 yil öncesinin bulgularinin tespit edilmeye çalisilmasidir. Bu iki arastirmadan sonra bir baglanti olarak günümüzden yaklasik 3400-3800 yil önceyi gün isigina çikaran Tell Atchana çalismalari (yeni ANTAKYA HIKAYESI) o dönem için bir tesadüf mü acaba? Bir de bunun Misir, Irak yaklasimlarini düsünürsek?...
Hatirlamaya çalisalim!
Mu'dan baslayan, Atlantis'ten gelen göç yollari haritasindaki yerlesimlerden en önemlilerinden birisi MISIR'di... ve nihai varis noktalarindan bir digeri ANTAKYA degil miydi?
Solecki'nin ifade ettigi gibi, Ur "geçmis uygarlik yari kavisi"nin Dogu'daki ev sahiplerinden biri ise gelen ziyaretçileri karsilayan Antakya olamaz mi?
Simdi daha yakin çaglara gelelim.
Iskender'i IÖ. 333 yilinda bu topraklara baglayan animsanan, bir cümle ile hatirlayalim. "TOPRAKLAR ÖYLE BEREKETLI, SULAR ÖYLE BERRAKTI KI GIDERKEN BU DEFA ARKASINA BAKTI KOCA ISKENDER. SUYUNDAN IÇTIGI PINAR ANNESININ SÜTÜ KADAR TATLI GELDI ONA. OLIMPIAS OLSUN ADI, ANNEMINKI GIBI." dedi ve gitti ........
Mu'dan ayrilan insanlarin da ayni hislerle arkalarina bakmadiklarini kim bilebilir?
Zaman akmaya devam etti ........
IÖ.100'lü yillarda Roma'dan sonra, kültürü, sanati, ticareti ve zenginligi ile dogu ve batinin her bakimdan bulustugu bir sentez baskenti idi Antakya.
Samandag'da (Seleucia Pieria) deniz hep gönlünce hep coskuyla gelir kiyilara çaglardan beri... diger açik AKDENIZ limanlari gibi. Tarih bu limanlara varabilmek için bir noktanin kerteriz alinmasi gerektigini söyler. Açik havalarda Kibris'in en kuzey ucundan Zafer limanindan bakildiginda Kel Dag (Cebel Akra), çogu zaman Kel Dag'dan bakildiginda Zafer Limani görünür.
Acaba ilk gezginler yeni anakaraya varmak için yollarini nasil buldular?...
Günümüzde 1995'li yillarda Chicago Üniversitesi, Oriental Institute'nin yeniden baslattigi bir çalisma var ANTAKYA'da. Adi AMIK VADISI PROJESI. Arastirilan zaman günümüzden 6.000 yilin daha öncesi. Projenin basinda tanidik bir isim... Chicago Üniversitesi görevlisi Prof. K. Aslihan Yener baskanliginda Tony Wilkinson ve diger degerli bilim insanlari. Mustafa Kemal Üniversitesi ve Antakya müzesinden degerli ögretim görevlileri ve arastirmacilari. Bu destek gören ve bütün dünyada ilgiyle izlenen uluslararasi ortak bir çalisma.
Bu yazi bundan 3-5 sene sonra yazilsaydi arastirilan dönem günümüzden 6.000 yil öncesi yerine 10.000 yil veya daha öncesi olmayacak miydi?
ATATÜRK
Yil 1930'dan 2 kisa zaman sonra 1932'de (Türk Tarih Kurumu'nun Atatürk tarafindan kurulmasi 1930) gelisen arastirmalar çerçevesinde; Ilkel Diller Uzmani, degerli bilim adami, emekli general Tahsin MAYATEPEK derinlesen fikri sohbetlerinin birinde ATATÜRK'e Maya dili ile Türk dili arasindaki benzesmelerden bahseder. (Türkçe de "tepe" sözcügünün karsiligi Maya dilinde "tepek"tir.) Mayatepek buna benzer kelime ve deyim benzerliklerinin 100'den fazla oldugundan söz eder. Bu fikri diyalogtan etkilenen ATATÜRK konuyu daha fazla arastirmasi için o yillarda Tahsin Mayatepek'i Meksika'ya elçi olarak tayin eder. Meksika daki arastirmalarinda Türk ve Maya dillerinin benzerlikleri konusunda çalismalar yaparken William Niven'le tanisan Tahsin bey, hem Niven'in tabletlerini inceleme firsatini elde eder, hem de Churhward'in 50 senedir üzerinde çalisip bitirdigi MU medeniyeti ile ilgili eserin varligini ögrenir. Bu gelismelerin düzenli olarak ATATÜRK'E aktarilmasi sonucu, Churcward kitabinin ilk nüshasi getirtilir ve yaklasik 40-50 kisilik bilim adamindan olusturulan grup tarafindan incelenir. ATATÜRK Türk dili ve sembolleri ile Niven'in buldugu Naacal tabletleri, Maya dili ve sembolleri ve Churcward kitaplari üzerinde yapilan çalismalara bizzat nezaret eder. Kendi kayitlarini tutar. 1960 li yillarin sonlarina kadar Türk Dil Kurumun da saklanan bu kitaplar daha sonra ANITKABIR arsivine devredilmistir. Bu gün orijinal baskilari ve Türkçe tercümeleri ATATÜRK'ÜN tuttugu notlarla birlikte ANITKABIR'de saklanmaktadir.


KAYNAK


www.fantasturk.com


MU ALFABESİ...

Paskalya adası v.b. adalar (Avusturalya-Güney Amerika arasında) eskiden büyük bir kıtanın parçalarıydı! ....İnsanlığın anavatanı olduğu sanılan ve artık araştırma yapılabilen batık bir kıta MU KITASI! ... Mu kıtası büyük tufan sular altında kalır; ki bu büyük tufanın 'nuh tufanı' olduğu sanılmaktadır...Aynı zamanda maya, aztek, olmek mitolojilerinde de büyük tufan'dan bahsedilir! .... Mu kıtası sular altındadır ve sadece bir kaç parçası ayakta kalbilmiştir...Paskalya, Hawaii v.s v.s....
Mu'dan göçen insanlar çeşitli yerlere yerleşmişlerdir... İşte burda olay biraz nuh tufanıyla çakışıyor; çünkü o zamanki insanlar bazı telepatik v.b güçleri olduğundan, dejenerasyonun ve bozulmaların getireceği felaketi anlamış ve göç etmişlerdir... Örnek veriyorum: ''Uygur'' kabilesi kuzeye gidip Uzak Asya'ya yerleşmiştirn binlerce yıl sonra kurulan Uygur devletinin adı tesadüf müdür? ? ! ! Bu kabilelerden biri de karyenlerdir..(ismini tam hatırlayamıyorum ama böyle bir şey idi) Karyenler de uzun bir yolculuktan sonra Akdeniz ve Ege denizine ulaşmışlardır...Bunların da hani lise tarih kitaplarında (benim şu anda okumakta olduğum) gördüğümüz sümer, hitit, iyon, lidya, trak, yunan v.s... lerin ataları oldukları zannedilir.. (tabii bu medeniyetler arasında farklı yerlerden göç edip de gelenler de vardır!) Hatta Heredot karyen soyundan gelmesiyle övündüğünü anlatır....Ayrıca yunan alfabesi de Mu destanından oluşmaktadır! ! ! ! ...
Al-paa-ha(alpha) be-ta(beta) kam-ma (gamma) tel-ta (delta) ep-zil-onom (epsilon ze-ta (zeta) et-ha (eta) thetheha-ha (theta) ıo-ta (ıota) kap-paa (kappa) lam-be-ta (lambta) MU (mu) devam ediyor....

 
Al:ağır şiddetli
paa: zorla girmek
ha: su

be: yürümek
ta: düzlük, yer, zemin

kam: mağruz kalmak
ma: anne, dünya

tel: dip, alt
ta: bulunduğu yer

ep: engel
zil: sınır oluşturma
onom: büyük fırtına, hortum..

ze: çarpak, vurmak
ta: bulunduğu yer

et: birlikte
ha: su

thetheha: kaplamak
ha: su

ıo: canlı
ta: bulunduğu yer

ka: çökelti, tortu
paa: zorla girmek, hücum etmek

lam: batmak
be: yürümek
ta: bulunduğu yer

mu: MU
buraya kadarını hikaye haline getirelim: Şiddetle hücum eden sular, dağılır düzlüklere, alçak yerlere... Engel çıkaran yüksekliklerde çarparak dalgalar büyük hortum ve fırtınalarla birlikte yine sular arka arkaya, kaplar bulunduğu her yeri. Sular örter üzerini canlıların bulunduğu yerleri. BATAR MU'NUN TOPRAKLARI....(devam ediyor)
bu yunan alfabesinin sonuna kadar böyle...

Paskalya Adası bir zamanlar insanların anavatanı mu'nun bir parçasıydı; zaten o küçücük adada bu kadar fazla ve ağır heykeller bulunması bundandır...Paskalyaayakta kalan adalardandı...Buraya kadar olaylar böyle...gerisi de eclemif'in anlattığı gibi olabilir tabii....

NOT: Atlantis Kıtası da gerçektir; mitolojiden ibaret değildir; niteki ipuçları bulunmuş, hikaelerden araştırmalara geçilmiştir..yeri İberya yarımadasının hemen burnunun dibidir (batı avrupa'nın batısı) Hatta şu anda Portekiz'e ait olan The Azores (azorlar takımadası) de Atlantis'in ayakta kalmış yegane parçalarıdır....
 
Sayfanın başına dön                                         Ana sayfaya dön

 

 
  Bugün 1 ziyaretçi (6 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=